Uğur Derin Dondurucu
Gazete Yenigün
Son Dakika
Gazete Yenigün
PAYLAŞ

Dostoyevski deyince…

20 Ağustos 2019 Salı 07:36 Güncelleme : 20 Ağustos 2019 Salı 07:36

Dünyanın en bilinen romancılarından olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski hakkında rahmetli Bülent Habora,  Alsancak’taki barakasında başından geçen bir olayı anlatmıştı yıllar önce. Amerikan Kız Lisesinden iki öğrenci gelip Dostoyevski’den bir roman istemişler. O da çıkarıp vermiş kızlara. Kızlardan biri “Amca bu değil bizim istediğimiz; biz adı Dosto, soyadı Yevski olan bir yazarın kitabını istiyoruz.”
                                                                           *
Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Bekir Yıldız, Yaşar Kemal, Muzaffer İzgü neler yazdıysa o da yaşadıklarını, gördüklerini yazmış, tanıklıklarını dillendirmiş. Kendi gelgitlerini, kafası karışık bir adamın iç savaşını, kızgınlıklarını kırgınlıklarını, iç çatışmalarını, öfkeyi, hayatı, acıları yazmış.
Sarhoş bir babanın ve hasta bir annenin oğlu olmasında bunların etkisi çok olsa da  babasının kendi serfleri tarafından öldürülmesinin, kurşuna dizilme sırasını beklerken yaşadığı travmanın, karısıyla kardeşini yitirmenin, çocuklu dul bir kadınla yaptığı sıkıntılı evliliğin, kumar borçlarının yaşadığı iç çatışmaların ve hezeyanların katkısı bence daha çok olmuş.
Kısa boyunun, minik gözlerinin ve sinirden seğiren  dudaklarının ve sakarlıklarının da payı var mıdır bu konulara eğilmesinde, bilmiyorum.
Askeri Mühendislik okulundayken sürekli olarak şiddet ve cinayet konularını işleyen kitaplar okuması da  etkili olmuştur diye düşünüyorum. Niye etkilenmiş olmasın ki? İnsan dediğin, her şeyden etkilenen bir canlı!
Orhan Kemal, Yılmaz Güney, Joan Baez, Aziz Nesin,  Lefter Küçükandonyanis, Metin Oktay, Che, Cem Karaca hangi birimizi etkilemedi ki!
                                                                               *
‘Kurbağa Sevgisi’ ve ‘Halamın Villası’ adlı kitaplarım (Ankara/Favori Yayınları) yayımlandığında  bazı yakınlarım ve arkadaşlarım, yazdıklarımın anlatı mı, öykü mü, yoksa otobiyografi türünde birer kitap mı olduğunu sormuşlardı. Ben de onlara Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep adlı kitabını okumalarını salık vermiştim.
Orhan Kemal, sanki düş ürünü öyküler ve romanlar mı yazdı? Elbette yazarın metinlerinde kendinden bir şeyler olacak gibisinden bir şeyler de söylemiştim.
Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ kitabı için  hatırat mı, toplumsal eleştiri mi, otobiyografik roman mı, söyleşi havasında yazılmış metin mi, bir yüzleşmenin romanı mı diye kendisine bir soru sorulmuş muydu acaba, doğrusu meraktayım.
Çünkü bu kitap  söyleşi havasında, 40’lı yaşlarındayken Dostoyevski’nin gençliğe seslenişi... İç çatışmalarını, serzenişlerini, öfkesini, kırgınlıklarını, karmakarışık duygularını, başkaldırısını, hezeyanlarını anlatan bir anlatı… İsterseniz roman da diyebilirsiniz. Ya da hatırat… Kendine ait bir alan/bir gizil köşe olan ‘yeraltı’ndan yazdığı ölümsüz bir eser.
Köleliğin kaldırıldığı 1861’den  üç yıl sonra yazdığına göre 155 yıldır okunan, bizzat yaşamından, yüreğinden kopmuş bir anlatı… Sibirya’daki sürgün ve mahkumiyet yıllarını anlatan, iç çatışmalarla-kafası karışık bir adamın duygularıyla örülmüş bir roman… Gerçeğin, yaşanmışlığın sesi…
Ailesi,  ödeyemediği kumar borçları, mutsuz yaşamı, idamdan kıl payı kurtulması ona ‘büyük yazar’ olmanın kapısını aralamış. Mutlu yaşam, zenginlik ve huzur, insanı Dostoyevski yapmıyor çünkü. Büyüklüğün altında hep acı, hüzün, çöküntü  var. Beethoven’ın büyük besteci olması da bundan değil midir zaten!
Kitap için de ‘Öfke ve sessizliğin en güçlü manifestolarından biri’ deniyor.
Hayatının en bedbaht döneminde ve hastalıklarla  boğuştuğu bir dönemde  yazıldığı gözönüne alınınca  ne demek istediğim daha net anlaşılır kanımca. Tabii, düşünmüyor da değilim, 40 yaş dediğin ne ki! O günlerde 40 yaş, olgunluğun/oturmuşluğun yaşı anlaşılan…
40’lı yaşlardayken gençliğe bir bakış atan Dostoyevski’nin insanlık ailesinde kendine yer edinemeyişinin altındaki nedenler neydi diye düşünmeden de edemiyorum. Çok öfkeli oluşunu da… Bazen kendisini böcekten bile daha değersiz buluşunu da anlamakta zorlanıyorum. Bu satırları okurken koca Dostoyevski’nin ruh dünyasını da öğrenmiş oluyoruz. Sara nöbetleri, yayıncılardan alınan borç paralar ve bir türlü ödeyemediği kumar borçları onu hem karamsar hem de  kötümser yapmış, belli.
                                                                                 * 
Her kitapta illa ki bugüne değin duymadığım-bilmediğim tümceler çıkıyor karşıma. Öğrenince de çok mutlu oluyorum.  İşte onlardan biri: “Kleopatra, cariyelerinin memelerine altın iğneler batırır, onların çığlıklarından, acı içinde kıvranmalarından büyük zevk duyarmış.”
Dostoyevski için karamsar, kötümser demiştik ya…  Bir başka tümce şöyle: “…İnsan, inanılmaz derecede ahmak bir varlıktır. Daha doğrusu ahmak değil de bir eşine rastlanmayacak denli nankördür.”
O günlerde seslendiği gençliğe şunu da sormadan edemiyor: “İnsan neden her şeyi yıkmaya, paramparça etmeye düşkündür, sorarım size.”
Bence şikâyet etmek değil de çözüm yollarına kafa yormakta yarar var bu konuda. Burada  hemfikir değilim yazarla. Serzenişte bulunmak, şikâyet etmek neyin çözümü ki…
Büyük yazardan öğreniyoruz ki, o günün aydınlarının bugünkülerden pek bir farkı yokmuş. Diyor ki; “Zamanımızın aydınları gibi duygusallığım hastalık derecesine ulaşmıştı. Bu aydınlar, bir sürünün koyunları gibi aynı, birbirinden miskin insanlar. Belki de işyerimizdekilerden sadece ben aydın olduğum için kendini korkak, köle ruhlu hisseden de yalnız bendim. Bu sadece bir his değildi; ben gerçekten korkak ve köle ruhlu bir insandım.”
Dostoyevski okurları benden daha iyi biliyor ki, o çevreyi ve çevrede geçen olayları betimlemektenziyade insanoğlunun düşüncesini, ruhsal derinliğini işliyor. ‘Suç ve Ceza’nın çok okunması da  bundan olsa gerek.
Türkiye’de yaşıyor olsaydı ve Doğan Cüceloğlu’nun, Üstün Dökmen’in ülke sorunları konusunda hiç sesini çıkarmadıklarını,  vatan topraklarının yabancı maden şirketlerince delik deşik edildiğini  görseydi,  acaba kaç ‘Yeraltından Notlar’ yazardı diye merak etmiyor da değilim.
155 yıldır okunuyor olmasından ziyade, bence insanlık; dile getirilen  öfke/karamsarlık/kırgınlık vb. konuların bir daha yazılmayacağı günleri inşa etmenin yollarını aramaya kafa yormalı.

Yazarın Diğer Yazıları
YAZARIN TÜM YAZILARINI GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN
Gazete Yenigün