Uğur Derin Dondurucu
Gazete Yenigün
Son Dakika
Gazete Yenigün
Yenigün
PAYLAŞ

Tüm dünya çıldırmış olmalı…

19 Ekim 2019 Cumartesi 12:32 Güncelleme : 19 Ekim 2019 Cumartesi 12:32

Hani bir film vardı. 
1980 Güney Afrika komedi film serisi.
‘Tanrılar Çıldırmış Olmalı.’
İnceden de çok güzel bir mesajı vardır. 
Tabii anlayana... 
*
Bu film muhteşem bir şekilde çok güzel bir medeniyet eleştirisi yapar.
Hatta bir kola şişesinin ardında yatan mülkiyet kavramlarını gözümüzün içine sokar.
Bir kola şişesinin mülkiyet kavramı olmayan bir topluma neler yapabileceğini, neler ekebileceğini gösterir.
Bu nedenle de izlendiği dönemde bıraktığı etki komedi gibi görünse de dramatiktir.
*
Filmin özetini geçeceğim sizlere. İşte o zaman nasıl bir dünya şekillenmiş anlarsınız;
“Xi ve kabilesi medeniyetten bir haber yaşayan, batı kültürüne zıt yaşamlar süren bir kabiledir. Ütopik yaşamları içinde bir uçaktan atılan bir kola şişesi ile hayatları değişir.
İnanırlarki, kola şişesi Tanrı tarafından gökyüzünden onlara gönderildi. O ana kadar hayvan kemiği ve ağaç dallarını kullanmakta olan kabile üyeleri kola şişesini günlük işlerinde kullanmaya başlar. Ancak bir süre sonra şişeyi aralarında paylaşamaz hale gelirler. Tanrı kavramı gider, şişe sebebiyle zaman içinde kabile mensupları arasında geçimsizlik, kıskançlık ve nefret gibi daha önce hiç tatmadıkları negatif duygular ortaya çıkar.
*
Eee tek dişi kalmış canavar olan medeniyet elbette negatiflikleri de beraberinde getirecektir. Buna kuşkunuz olmasın. Her neyse; ‘kabile üyelerinden biri dehşete kapılır ve şişeyi kaptığı gibi dünyanın öbür ucuna doğru uzun bir yolculuğa çıkar. Amacı ise dünyanın kenarına vardığında şişeyi aşağıya atmak ve ondan ilelebet kurtulmaktır. Ancak yolculuk sırasında birçok sürprizle karşılaşır.’
*
Bizim ülke olarak sürprizlerimizden biri de dayanılmazlık oldu ne yazık ki…
Var olana tepki mi?
Saygının yok edilmesi mi?
Tahammülsüz olmak ile olan sınır mı?
Bilmiyorum da. Bildiğim tek bir şey var o da hiçbir şeye tahammülü kalmayan bir toplum olmamız.
*
En başa dönün. 
En başa bakın.
En önde onları göreceksiniz tahammülsüzlükte.
Hatta tahammülsüzlükler en önde oradan fırsat bulur çıkar ve yayılır.
*
Peki, biz ne yapıyoruz?
Tahammülsüzlükleri, dayanılmazlıkları kabulleniyor muyuz?
Yoksa onları çözmeye mi çalışıyoruz?
Tavrımız ne?
Hatta tavrımızı bile kendimize itiraf edemediğimiz yerde miyiz?
*
Düşünün.
Bir dönence içinde olduğunuzu görün ve düşünün.
En önce göreceğiniz, düşündüğünüzde bulacağınız insanlığın isteksiz ve amaçsız biçimde sadece tek amaca yönelik hüküm sürmeye başlamış olması olacak.
*
Bir gerilim var.
Neden isteksiz ve amaçsız bir insanoğlu olundu sorusu ile eş zamanlı yürüyen bir gerilim var.
İnsan kendine tahammülsüz olmaya başladığı andan itibaren bir gerilim var.
Hatta dillenmese de dine, yaratanına tahammülsüz olmaya başladı derinden, içten.
*
Doğaya karşı oluşan tahammülsüzlüğümüz büyüdü ve yerimize sığamaz olduk.
Birbirimize karşı olana tahammülsüzlüğümüz büyüdü savaşlar yarattık.
Git gide kendimize karşı da dayanılmazlık çektik kendimizle kavgalar başlattık.
*
Ne olmaya başladı acaba?
Hele ki ülkemizde.
Büyük bir savaşım veriyoruz şu günlerde.
Tarih hep tekerrürden mi ibaret?
Sizin yaşadığınız tekerrürler gibi.
Yaşadık, yaşadık. Yılmadık.
Tekerrürleri sürekli deneyimledik. Yılmadık.
Durmadık. Korkmadık.
*
Ve sonuç dayanılmazlık hepimizde son hallerde.
O nedenle de yaşam içinde de kendi dayanılmaz hallerimizi sergiler olduk.
Örneğin; tıkalı bir trafik içinde nedensizce ve düşünmeden kornaya basan olduk.
Sabırsız ve tahammül sınırlarını aşan bir toplum olduk.
Aynı dinden olmayanı dışlar olduk.
Egona ufak bir eleştiride bulunanı keser olduk.
Sürekli şikâyet eden olduk.
Ufacık sorunda feveran eden olduk.
*
Bu olmalar arttı.
Bu olmalar hızla arttırıldı ve sonuç en ufak tartışmada kavga, en ufak sürtüşmede dayak vs. vs. bitmez saymakla söyleyeceklerim.
Kısaca toplum olarak dayanılmaz olduk.
Düşünün ki çocuklar bile kavga eder durumda.
Toplum yatışmıyor. Tüm ‘dünya’da bu böyle. Sadece ülkemizi bu durumun içine atarsam yanlış olur. 
*
Mülteciler ile kavgalar arttı.
Saygı sınırları zorlanıyor.
Misafir ile ev sahibi daim sürtüşmede. Onlar da kendi ülkesinde yaşarcasına saygısız, pervasız.
Yatıştırılması gereken toplumsal olaylarda bile kışkırtma had safhada.
Sosyal medyada insanlık dışı yorumlar, küfürler.
Nereye kadar?
Nereye kadar gider bu pervasızlık?
*
Düşünün en dibine inerek düşünün. Kışkırtıcı olmuyor muyuz?
Düşüncelerin özgür olmasını savunamıyor, korkular yaşamıyor muyuz?
Toplum olarak sindiremiyor muyuz?
Düşünün.
Kabullenemiyor muyuz?
Feveran dolu, öfke dolu değil miyiz?
Her eleştiriyi olumsuzca karşılaşmıyor muyuz?
Bir gerilime bir gerilim ile cevap vermiyor muyuz?
Her biriniz bunu yaşamıyor mu?
*
Yaşıyor.
Hem de dibine kadar.
Dibine kadar da öfkeli. Dibine kadar da umursamaz. Dibine kadar da kışkırtıcı.
Ama tek sorun kabullenmiyoruz.
Hataları, öfkeleri kabullenemiyoruz.
*
Veya şöyle diyelim...
Neden saygısızlık arttı?
Neden hatalar örtülüyor, gizleniyor?
Neden sevgisizlik büyüdü? Neyi kabullenemiyoruz?

*
İnsanoğlunun içinde bulunduğu durumu ret ediyoruz. Sonra da çözüm arıyoruz.
Çözüm bulamayız. Sevgisizlik, saygısızlık ve kabullenmeme olduğu müddetçe devletler, yöneticiler, liderler, halk, toplum, bireyler asla ve asla çözüme ulaşamazlar.
Sadece ucundan yakalıyormuşçasına birbirimizi kandırırız o kadar.
Gerisi yok.
Bireylerin haklarını kabullenemeyen bir başka birey, toplum, lider, devlet varlığı hiçe sayıyor demektir.
İçsel savaşım ile oluşan dışsal savaşım bunun bir göstergesi değil mi?
*
Ne ekersek onu biçeriz.
Ben yine de umutluyum. Sevgi ekerek sevgi biçeceğime de eminim. Sizde emin olun.
İnanmayın. Emin olun.
Beklentileri bir kenara atın ve emin olun.
Tahammülsüzlüklerin eriyeceğine emin olun.
Hele ki ülkemizde ki son olayların gölgesinde oluşan umutları yeşertin. 
Birlik olun.
Güzelleşin.
Kucak açın.
Kucak açın barışa. Onura.
Ve kendilerini hiçe sayanlara.
Kucak açın kabullenmenin ötesinde yaşayanlara.
Sevgiyle, saygıyla…
*
Şimdi düşünün…
‘Tek dişi kalmış canavar’ neler yapıyor şimdi neler?
Ve bizde görüyor ve diyoruz ki: ‘Tüm dünya çıldırmış olmalı…’

Dip not;

Aslan ile kurt sohbeti…

Aslan ile kurt sohbeti vardır bir hatırlayalım.
Zamanın birinde Aslan, kurda seslenir:
- "Hey kurt! Gel sohbet edelim."
- "Olmaz. Beni yersin sonra."
- "Yemem. Bak inanmazsan pençelerimi, ağzımı bağlayayım."
Aslan, pençelerini, ağzını bağlayınca kurt heyecanla yaklaşır.
- ‘İyi ama’ der. Neden bu kadar seviniyorsun ki?"
Kurt cevap verir:
-‘Neden olacak? İlk defa bir aslan yiyeceğim de...’

Ne demek ister bize. Fıtratlar değişmez demek ister.
Aslanlık varsa içinde değiştiremezsin. Kurt isen de sende fıtratını yerine getireceksin.
Dünyaya bir bakın. 
Aslan olan çok. 
Kurt olan çok. 
Her devlet birbirini yeme derdinde. Her masadaki yemek peşinde.
Devleti geçtim halk bile birbirini nasıl yerim, nasıl kurnazlık yaparım, nasıl kandırırım derdinde.
Hal böyle olunca dava ortaya çıkar.
Ne davası mı?
Aslan mı olayım, kurt mu olayım? 
Kuzu mu olayım?
Tavşan mı?
Varın siz çözün…

Fıkra; 

Evin hanımı işe başlayan hizmetçiye:
- “Biz 8’de kalkar 9’da kahvaltı yaparız. Sen ona göre hazırlanırsın tamam mı?”
Hizmetçi gayet sakin:
- “Uyanamazsam, siz başlayın.”

Günün sözü; 
“Yaşamak direnmektir, sevmek güvenmektir. Unutma; insan çoğu zaman dünyanın hâkimi, bazen de küçük bir kalbin esiridir.” Mevlânâ…

Yazarın Diğer Yazıları
YAZARIN TÜM YAZILARINI GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN
Gazete Yenigün