Yorulan Türkiye

Yayın Tarihi 19 Ocak 2021

Yorulan Türkiye

Ülkemizde sorunlar ve çeşitliliği giderek artmaktadır. HDP ‘nin kapatılması istemi, Boğaziçi Üniversitesine Rektör ataması, CHP İstanbul İl başkanı Canan Kaftancıoğlu’na terör örgütlerine üye olduğu iddiası ile terörist suçlaması yapılması, CHP genel Başkanına “ sözde Cumhurbaşkanı” dediği gerekçesiyle milyonluk tazminat davası açılması en son olarak da İyi parti genel başkan yardımcısı Selçuk Özdağ ile Yeniçağ gazetesi köşe yazarı Orhan Uğuroğlu’na yapılan silahlı saldırılar ve bu saldırıları yapanların hiç değilse demokrasi adına dahi kınanmaması ya da sessiz kalınması oldukça düşündürücüdür.Bir başka düşündürücü olay da basının durumu; özellikle yandaş olmayan basın ekonomik yönden çok zor durumda.Objektif haber yapmaya çalışan gazetecilerin çok büyük bir bölümü cezaevinde. Kısaca basın özgürlüğündeki kısıtlamalar hat safhada. Diğer yandan yandaş olarak nitelediğimiz bazı basın organları 1933’lerin Alman basınına özenmeye başlamışlardır. Örnek mi? Pazar günkü Cumhuriyet gazetesindeki ( sayın Alev Coşkun’un gözünden kaçmamış)olay tarihi eski bile olsa bir haberin yandaş 5 ayrı gazetede 14 yazar tarafından aynı başlıklarla verilmesi ister istemez Göbbels’i hatırlatmaktadır. Bir yandan aşı karmaşası, diğer yandan üretimin adeta tümden durması, işsizliğin inanılmaz boyutlara varması,bunlara bağlı olarak yoksulluğun ,iflasların çığ gibi artması soğuk havalar nedeniyle ailelerin ısınma ihtiyaçlarını dahi karşılayamaması,pazarlarda dökülen sebzeleri toplamak için utancından akşamın alaca karanlığını bekleyen aileler, ekmek dahi alacak parası olmayanlar çare olarak intihara sürüklenmektedirler. Bunlar ülkemizin yakıcı sorunlarıdırlar.bunlara çare bulmak da iktidarların sorunudur.üstelik zor bir şey de değildir.Musluğun yönünü değiştirmekle işe başlanabilir.

Bakın,SHP ilçe başkanı olduğum tarihlerde (sanırım 1987 veya 1988) o zamanlarda ALİAĞA’da toplantı , panel ,konferans için Akın Sineması adıyla bilinen bir tek mekan vardı. Petkim ve Tüpraşın mekanları güzeldi ama dönemin müdürleri bırakın o toplantı salonlarından yararlanmayı farklı işyerleri olmalarına rağmen aynı daktilodan çıkmış yazılarla işçilerin herhangi bir siyasi partiye kaydolmalarını akıllarınca yasaklıyorlardı.Gerçi ben ücretini vererek ve sıfatımı kullanarak Belediye hopörlörlerinden karşı yazı yazarak bir hafta her gün ilanımı okuttum. Ama bunun da yetmeyeceğini petrol iş sendikasıyla işbirliği yaparak bir panel düzenlenmesini kararlaştırdık. O zamanın koşullarına göre 7 kişilik komisyon kurduk isimlerini saptadığımız kişileri belirlenen tarihte Aliağa’da ağırladık.Sinema salonu tıklım tıklım doldu. Balkon ve sinema giriş koridoru doldu. Dışarıya ayrıca bir televizyon kurarak caddeden geçenlerin de izlemesini sağladık. Konuşmacılarımız önemli kişilerdi. PETROL İŞ Sendikası genel başkanı Cevdet Selvi vardı. 1987 de milletvekili seçilen rahmetli Cüneyt Canver vardı.Cumhuriyet gazetesinin duayeni İlhan Selçuk vardı. SBP’nin genel başkanı ve bilim adamı prof. Sadun Aren vardı. Panelin yöneticisi de bendim. Konuşmacılara sıra ile söz veriyordum. Her konuşmacı 12 Eylül’ün çirkinliğini, sendikal hakları kendi üsluplarıyla anlatıyorlardı. Konuşmacılar sık sık, coşkulu kalabalığın alkışlarına mazhar oluyorlardı. Hepsinin konuşmalarına bu sütunlar yetmez. İlhan Selçuk’tan bir örnek vereyim. Demişti ki sosyalizm nedir? Sosyal demokrasi nedir? Bunlar nasıl ayrılırlar, Sosyal demokrasi ile sosyalizmi ayırmak ya da komünizmle sosyalizmi ayırmak için burjuva sınıfını tasfiye eder ve der ki; ben sadece emekçi halkın yaşadığı bir ülke istiyorum. Ben yöneteceğim. Sosyal Demokrasi der ki, hayır burjuva sınıfını tasfiye etmeyeceğim ama denetim altına alacağım. Ülkeyi ben yöneteceğim. Burjuva sınıfı değil, sermaye sınıfı değil. Şimdi batı demokrasilerinde bir denge oluşmuştur. Emekçi ağırlığını koymuş, sermaye sınıfı da örgütlenmiş ve bu denge parlamentoya yansımış gelir paylaşımı da halkını büyük ölçüde sömürüden korumuş ve kişi başına düşen gelir yükselmiştir. Komünizm ise daha köktenci işçi iktidarını savunmuştur.