Yıkım ve ölümler bu kadar mı?

Yayın Tarihi 05 Kasım 2020

Deprem denen şeyin beni çok fazla korkuttuğunu, hatta açıkçası şiddeti ne olursa olsun, neredeyse her depremin beni travma benzeri derin bir dehşete düşürdüğünü daha önce birkaç defa yazmıştım.

Deprem denen şeyin beni çok fazla korkuttuğunu, hatta açıkçası şiddeti ne olursa olsun, neredeyse her depremin beni travma benzeri derin bir dehşete düşürdüğünü daha önce birkaç defa yazmıştım.

Çocukluğumdaki depremde annemin beni 2. kattan aşağıdaki sönmüş kireç havuzuna atarak kurtardığını, evimizin büyük bir bölümünün yıkıldığını, günlerce süren artçı depremlerde önümdeki binaların oluşturduğu genel görüntünün med-cezir misali yükselip indiğini, ailece günlerce çadırda yaşadığımızı unutmak mümkün değil elbette…

Bu son felakete Karabağlar Belediyesi’nin giriş katında bir belge düzenletirken yakalandım…

Öyle bir korkuydu ki anlatmak zor… İlk sarsıntıyı hissettiğimde elbette ben de herkes gibi çabuk geçecek sanmıştım, ama sarsıntı şiddetini iyice artırıp sirenler ve çığlıklar başlayınca, kendime ilk kez çocukluğumda sorduğum o soru çoook uzun yıllar sonra ikinci kez aklıma geldi; “acaba cesedimi hangi köşede bulacaklar?”...

Şükürler olsun ki, kurtulduk…

Ama öyle bir kurtuluş ki bu, ölen masum insanlar aklıma geldiğinde yaşadığım için utanıyorum.

(Biliyorum büyük çoğunluğumuz da böyle hissediyor)

Peki yıkım ve ölümler sadece bu kadar mı?

Değil.

Yüreklerdeki enkaz hiçbir zaman kalkmayacak, o tanımadığımız insanların aramızdan ayrılışı, (sanki hepsiyle de öz kardeşlermişiz gibi) içimizde hep bir yara olarak kalacak.

Bu defa da, ne acı ki, deprem için “notlar” yazmak kısmet oldu; arz ediyorum efendim…

* Depremden dakikalar sonra Yunan milli takımlarından birinde sporcu olan bir Yunan arkadaşımın büyük bir telaşla bana ulaşıp durumumu sorduğu, Reis Erdoğan’ın neredeyse savaşın eşiğine geldiğimiz Yunanistan’ın Başbakanı’na destek mesajından dolayı teşekkür ettiği bir ortamda, maalesef içimizde, dijital ortamlarda “Kafirler için yaşasın deprem” benzeri mesajlar atarak ölülerimize bile hakaret eden insan müsveddesi şerefsizler vardı!

* Hani kamu yararını gözeten dernekler olmalarına karşın, gönüllük esasına göre çalışmanın söz konusu olduğu kurumlar olmalarına rağmen yöneticilerinin, danışmanlarının, vesairesinin maaşlarının 20-30 bin lira olduğunu duyduğumuz kurumlar var ya… Onlar aklımdan geçti deprem sürecinde… Aslında yurdun her köşesinden kalkıp İzmir’e gelen, günlerce bir gram uyku uyumadan, yemek içmek denen şeyi unutarak, meçhul deliklere korkmadan girip ağlaya ağlaya canlarımızı kurtaran o arama-kurtarma elemanları var ya… Bu dünya denen yuvarlakta adalet denen bir şey olsaydı; onların maaşları o kadar olmalıydı diye düşünmeden edemedim.

* Kapitalizm gerçekten “zavallı derecede” gaddar! Mesela GSM operatörleri… Kendilerini zengin eden toplumu ne kadar düşündüler? Şu kadar: Bu operatörlerin en meşhur olanları, depremzedelere destek olarak, “acil iletişim ihtiyaçları için” diye ballandıra ballandıra 1 (bir!) GB internet ile 250 dakika konuşma verebildiler vere vere! (Madem iletişimin internet üzerinden yapılmasının daha iyi olduğu tavsiye edildi; ver 3-5 günlüğüne 10-15 GB; batar mısın yani!) Bunlar gerçekten o kadar fakir, o kadar fakirler ki, paralarından başka bir şeyleri yok!

* Yardımları büfesinde satan adamlar gördük, enkaz molozlarının taşındığı yerlerde (mesela Bornova Moloz Döküm Sahası) molozlar arasından çıkabileceğini umdukları değerli eşyaları yağmalamak için akbabalar gibi toplanan adamlar (ve oralardaki “molozların güvenliği”ni sağlamak için polisin devreye girdiğini) gördük… Nerelerden nerelere düştük biz anlayabilen var mı?

* Bana göre en trajedik “sahne”lerden biri İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in çorba dağıtmasıydı! Depremzedeler için yapılabilecek onca şey varken… “Bunu neden yazdın” diye soranlar olabilir, onlara bir soru ile yanıt vereyim; “Siz hiç Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş beyefendinin çorba dağıttığını gördünüz mü?” (Teşekkürler, başka sorum yok.)