Yeniden merhaba

Yayın Tarihi 20 Mayıs 2014

Değerli Yenigün okurları uzun bir aradan sonra bu köşeden tekrar sizlerle birlikte olmak güzel. Keşke çok mutluyuz diyebilseydim fakat son günlerde yaşananlardan sonra maalesef bunu söylemek zor. İnsan olarak utanç duyduğumuz, acı duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Soma da yaşananlar hepimizin vicdanında uzun süre kapanmayacak bir yara olarak kalacak.Duygularımı en iyi özetleyen Şafak Pavey oldu yazdıkları ile gerçekten duygularımıza tercüman.

"Ben de bütün ülkem gibi ağladım, diye hafiflemeyi hak etmiyorum. Canım yandığı için vicdanımı arıttığımı düşünemem bile.

Milletvekili olarak başım dik yürüyemem artık. İnsan olarak kaldırsam da başımı... Çıldırmışça yağmalayarak malı, mülkü, toprağı, ağacı; sonsuz ve sınırsız paraya feda ederek insanı, hâlâ sokaklarda gaz sıkanlarla aynı koltukları paylaştığım için hep kambur olacak sırtım…

Milletvekili olsan kaç yazar?

Bunu ilk kez, penceresi olmayan evde donarak ölen Ayaz bebeğin cenazesinde düşünmüştüm. Benim vekili olduğum ülkede, bir çocuk donarak ölmüştü. Duyduğum utancı ancak kelimeler teselli eder diyerek, kendime ceza vermek için, boş deftere defalarca “Milletvekili olsan kaç yazar?” diye yazmıştım.

Penceresiz bir evde bebek ölürken, AKAPE ultra lüks uçaklar satın alabiliyorsa, zaten hasarlı olan vicdanda ağır bir kara delik daha açıyorlar diye düşünmüştüm... Sefahatten gözleri dönüp, gökyüzünün lüksünde aşağıdaki sefaleti göremiyorlarsa iş çığrından çıkmıştı... Nerede sefahat varsa, sefalet de oradadır.

Bunu hak edemezsiniz, demiştim. Ve sormuştum o zaman. Asla cevap alamadığımız yüzlerce sorudan biri olarak: Taşeronun taşeronu olur mu? Olursa, işçilikten köleliğe "çağ atlamış" olmuyor muyuz?

Aradan zaman geçti... Sedyeyi çizmelerinden koruyan hüzünlü ahlak yüreğimde bir oyuk açtı...

Simsiyah yüzüyle arkaya dönüp, “Beni bırakın, Mahmut’u kurtarın, onun eşi hamile” diyen o muhteşem vicdan karşısında mahcup, başımı eğdim. Yerin dibine kadar eğildim.

Nasıl olur da, başbakan olmak, bakan olmak, milletvekili olmak, 787 madencinin hayatından daha değerli olabilir? Bunları, hâlâ konuşabiliyor olan arsızları; yüzlerinde en küçük bir utanma kızartısı olmadan; iş kazalarına alışkanlıktan, madenin fıtratından, algıdan, sabotajdan söz edebilme küstahlığına; canından can kopmuşa tekme atabilme zalimliğine hangi sefahat zirvesi taşımış olabilir?

Nasıl bilemeyiz? Kaç kişi vardiyadaydı, kaç kişi toprağın altındaydı? Rakamlara bu kadar düşkünsek, sayı olmayan insan sayılarına bu meraksızlık nasıl mümkün olur?

Kaç ölü çıktığını bildiğin halde, “propagandamıza halel gelmesin” diye alıştıra alıştıra söylemek sayıları… Bir düşün, ya senin oğlun, senin kardeşin, senin baban olsaydı yerin altındaki!.. Sadece düşün! Bu bile bana yetecek...”

 

Söylenilecek başka bir şey yok insanların geçim derdi yüzünden ölüme yürüdükleri. Halkın, insanlığın, emeğin, en masum çocukların değerinin olmadığı bir ülkede görevlerimizden kendimizden utanıyoruz. Bizler utanıyoruz da ülkenin başındaki sorumluların ne kılları ne vicdanları kıpırdıyor. Pavey'in onurlu dik duruşunu gönülden kutluyorum. Gözünü kırpmadan vekilliğini bırakacak sorumlulukta olmasını ayakta alkışlıyorum. Daha güzel günlere gitmeyen bir ülkenin içinde alınan hiç bir görevin anlamı yok.

Acımızı derinden yaşıyoruz umudumuz halktan yana insanlıktan yana politikaların güçlenerek artması. Ülkemin emekçisinin canının, emeğinin bir değerinin olması. İşçinin sendikalarıyla, kitle örgütleriyle hakkını koruyabildiği günlerin gelmesi. Saygı ve sevgilerimle.