Sosyokültürel” bir Fenerbahçe tahlili

Yayın Tarihi 23 Şubat 2021

“Spor sayfası dışında Fenerbahçe ile ilgili bir yazının ne işi var!” diye soranlarınız olacaktır…

Okuduğunuzda bunun bir spor yazısı olmadığını anlamanız fazla zaman almaz.

Ben 4-2-3-1 veya 4-1-4-1, stoper, ileri uç, yırtıcı santrfor, defans, forvet falan demiyorum…

Başka bir şey anlatıyorum…

Buyrun...



Bu işleri zor anlayanlar için en baştan söyleyeyim; Fenerbahçe, yüce bir camianın, ulu bir kulübü

Ama, gerek yönetsel hatalar, gerekse bu yönetsel hataların gölgesinde gelişen son dönem taraftarlarının da baskısıyla biraz zor kurtulacağı açıkça belli olan bir hastalığa yakalanmış durumda; megalomani!

Yani, -her halde çoğumuzun bildiği üzere- “kendini dev aynasında görme hastalığı”...



Uzun yıllar boyunca defalarca yazdım; medya rating kaygısı yüzünden Fenerbahçe’yi hep dev aynasında gösteriyor, bu aynaya bakan Fener kendini olduğundan daha da büyük, çok kocaman, hatta ne yaparsa yapsın “en büyük” olarak gördüğü için de, kötüleştiği zamanlarda hiç önlem almayı aklına bile getirmediği için durumu daha da kötüleşiyor!  

 

Fenerbahçe, bu yapay sanrı içinde, bir illüzyon içinde yaşadığı dönemlerde, doğal olarak, kabahati hiçbir zaman kendinde aramıyor, suçu hep hakemlerde, rakipte, bir takım gizli düşmanlarda falan aıyor… Hatayı kendinde aramayanlar nasıl düzelebilir ki! 



Mesela bu sezon kimse son maçların neredeyse tamamının tek bir gol farkıyla,  “fıtık eden” “ıkınma” ve “sıkınma”larla kazanıldığına bakmadı bile, kimse şampiyonluk mücadelesi veren takımlar içinde en az gol atan ve en çok gol yiyen takımın Fenerbahçe olduğu gerçeğini görmek istemedi, herkes gözlerini yumabildiği kadar yumdu!



Koskoca Fenerbahçe’nin “rezalet” benzeri sonuçlar yaşadığı sezonlarda herkes kendini 6-0 ile avuttu. Bu yüce camianın en büyük rakiplerinden birini perişan ettiği bir skor da olsa, yıllar boyunca bir heykele sarılır gibi tek bir skorla kendini avutması “normal” bir şey miydi? O skor, camiayı, taraftarları bir afyon etkisiyle uyutup, müthiş lig yarışının gerçeklerinden uzak tuttu; ligin en dibindeki takım son 3-4 ay içindeki tek galibiyetini Fener’i yenerek almış; ama adamlar hala, “olsun; biz fi tarihinde cin-con’u 6-0 yenmiştik” diyor!  



Son yıllarda “Fenerbahçe’nin içinde kaybolduğu hayal alemi” başka sahnelere taşındı; o mecrada gerçekten de Galatasaray’ı adeta “ezdiler”(!)… Şu Galatasaray’ın talip olduğu her futbolcuyu Fenerbahçe’nin alması hikayesi… Vedat Muriqi gibi, Mert Hakan Yandaş gibi,  son örnek olarak da İrfan Can Kahveci gibi…  Sonuç?



Geçtiğimiz yıllarda Muriqi’in, geçtiğimiz aylarda Mert Hakan Yandaş’ın başarılı olamayacaklarını (yani kendilerinden beklenen o yüksek beklentiyi karşılayamayacaklarını) yazmıştım, durum ortada. İrfan Can Kahveci de aynı kaderi yaşayabilir… Başka bir kulübün ilgilendiği bir oyuncuyu “kapmak” ancak birkaç “kıt bilgili”yi sevindirebilir, adamı “şampiyon” yapmaz… İnatlaşmayı kazanmak zafer kazanmak anlamına gelmez ki; asıl “savaş” ve doğal olarak asıl “zafer” başka yerdeydi, Fenerbahçe göremedi.

  

Bu kadar büyük bir camianın hala büyük olduğunu kanıtlamaya çalışması, bu uğurda acayip acayip şeyler yapması ne kadar tuhaf… Mesut Özil’i aldılar diye ortalığı yıktılar, yeri göğü birbirine kattılar. Mesut Özil üzerine “yatırım yapmak”, çölde, taa 2. Dünya Savaşı sırasında düşmüş bir uçak bulmak ve illa “ben bunu uçururum!” diye tutturmak gibi bir şey! (Bu durumda aslında Mesut’a da yazık oluyor!)



Fenerbahçe’nin galibiyetleri bile bitcoin gibi… İlerisi için somut bir güven hiçbir zaman olmadı.  Elle tutulur gözle görülür bir sevinç bile yok; Maçlarını kazansa bile bir endişe var, stres var, “acaba?” var.



Neyse, yeter bu kadar…

Anlayan anlamıştır zaten.

Laf uzamasın, anlam kısalmasın.