PKK ve '15 Ağustos'

Yayın Tarihi 15 Ağustos 2018

 

PKK terör örgütünün 15 Ağustos 1984 tarihindeki ilk silahlı saldırısının ardından tam 34 yıl geçti.

15 Ağustos tarihinde Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde askeri lojmanlara ve karakollara eş zamanlı düzenlenen baskınlarla örgüt silahlı eylem sürecine girdiğini ilan etmişti.

O gün saldıra ölen nöbetçi er Süleyman Aydın, Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesinde bugüne kadar kaybettiği 6 binden fazla askerin ilki olarak kayıtlara geçti.

15 Ağustos gününü ‘ilk kurşun günü’ ve ‘diriliş  bayramı’ kabul eden örgüt, her yıl aynı tarihte özellikle güneydoğudaki illerde düzenlediği çeşitli gösteriler ve güvenlik güçlerine karşı yeni saldırılarla silahlı mücadelenin başlangıcını anıyor.

Türkiye’deki ‘terör’ sorununun başlıca kaynağı olarak gösterilen PKK’nın kuruluşu ise ilk silahlı eyleminden altı yıl öncesinde, 1978 yılında. 

Terörist başı Abdullah Öcalan, PKK’nın kurulduğunu 27 Kasım günü Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde ilan etti. 12 Eylül darbesinden hemen önce Suriye’ye geçen Öcalan, örgütü yakalandığı 1999 yılına kadar başkent Şam’dan yönetti. 

Türkiye, bu eli kanlı terör örgütü PKK ile mücadelede 34 yılda 40 binden fazla insanını kaybetti. Defalarca ilan edilen sıkıyönetim dönemlerinde binlerce köy boşaltıldı, milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı.

Binlerce sivil faili meçhul cinayetlerin kurbanı oldu. Ülkenin milli gelirinin büyük bir kısmı askeri harcamalara gitti, onlarca kez sınır ötesine operasyonlar düzenlendi. Demokratikleşme ve kalkınma politikaları ‘terörle mücadele’ gerekçesiyle rafa kaldırıldı. 

34 yıllık şiddet sürecinde 7 cumhurbaşkanı, 20’nin üzerinde hükümet ve iki darbe eskiten Kürt sorunun çözümünün askeri yöntemler dışında, siyasi diyalog ve uzlaşmayla da çözülemedi.

Kürtlerin taleplerini parlamentoya taşıyan HDP arkası kesilmeyen şiddet nedeniyle çözüme katkı sağlayamadı.

Peki ülkeyi kaos ve belirsizlik ortamına götüren terör kime hizmet ediyor?

Ve terörden en çok  kim zarar görüyor?

Bu sorulara cevabı sözde değil özde içselleştirmeliyiz bence.

Elbette Türkiye’nin  değişiyor olduğu ve değişmek zorunda olduğu bir gerçek.

Yalnız bu değişim kesinlikle bir bölünme ve ayrışma olmamalı.

Sorunun basit özerklik anlaşmalarıyla çözülemeyeceği net.

Sorunun tek çözümü sevgi ve güven...

Bu güven ve sevgi  sorununu da ancak demokratik kurumlar çözebilir. Ama bir yandan da demokrasinin sağlamlaşması Kürtler’in gönüllü ve sorumlu katılımına bağlıdır.

Eğer siyasal aktörler değişimin önünde değil yanında olmayı seçerlerse o zaman daha müreffeh, daha demokratik ve herkes için daha fazla özgürlüğün, güvenliğin ve hukuk devletinin olduğu bir Türkiye hedefi çizilebilir.

Uzlaşma yoluyla daha özgürlükçü, rejimin temel prensiplerine sadık ama çeşitliliğe açık, değişen gerçeklere uygun şekilde demokrasi güçlendirilebilir.

Toplumun büyük bir kesiminin ortak kimlik, inanç ve hedeflerinin güçlü olması eğer iyi kullanılabilirse, çözüm konusunda önemli fırsatlar yaratılabilir.