Lozan Antlaşması’nın 93. Yıldönümü…

Yayın Tarihi 27 Temmuz 2016

Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın 93. yıldönümüydü geçtiğimiz pazar günü...

Atatürk önderliğindeki türk milletinin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zaferin ardından diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiş destansı bir öyküdür Lozan...

Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan, bağımsız, çağdaş ve eşit bir devlet olarak yaşama hakkını kazandığımız bu anlaşma milletimizin büyük bir zaferidir. 

Antlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş bir devlet anlayışı içinde laik cumhuriyet kurallarıyla yeni bir hukuk düzenine kavuşmuş; cumhuriyet, diğer devrimlere de temel oluşturan hukuk devleti ilkesi üzerinde yükselmiştir.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Lozan Anlaşması, cumhuriyet tarihinin üzerinde en çok tartışılan konularından biridir hiç kuşkusuz.

Lozan Anlaşması, geçerlilik süresinin yüzyıllık olduğu ve içeriğinde gizli maddeler bulunduğu safsataları ile günümüz Türkiye’sinde değersizleştirilmek isteniyor ne yazık ki!

Bu sapkın düşüncenin peşinde koşanlar bırakın tarihimizi okumayı, Lozan’a taraf olan Fransa, İtalya, Japonya , Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz , Belçika ve Yugoslavya’nın bu süreçle ilgili tarihlerini araştırsalar iddia edilen tüm argümanların aslında birer safsata olduğunu çok net görecekler.

Bu safsatalar özellikle sosyal medyada olabildiğince yer buluyor.

Farklı farklı yalanlarla halkın kafası karıştırılıyor, Lozan’ın yüzyıllık bir anlaşma olduğu, anlaşmanın gizli maddelerinin ve protokollerinin olduğu, bu maddelerin 2023 yılında açıklanacağı, Lozan ile kazandığımız birçok hakkın geri verileceği imajı yaratılıyor.

Herkes bilmeli ki Lozan; Osmanlı İmparatorluğunu mali, siyasi ve hukuki yönden sömürüye tabi tutan, bağımsızlığını kısıtlayan birçok engeli ortadan kaldırmıştır. Kesinlikle "son kullanma" tarihi olan bir anlaşma değildir. Türkiye Cumhuriyeti'nin "tapusudur" ve Türkiye Cumhuriyeti var oldukça geçerli olacaktır.

Sosyal mecralarda bu yalanlardan en revaçta olanı ise Türkiye Cumhuriyeti'nin 2023 yılına kadar değerli yeraltı maden zenginliklerini kullanamayacağına ilişkin bir maddenin varlığıdır.

Bu sebeple Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde yer alan çok zengin petrol yataklarından istifade edemediğimiz söylenmekte, anlaşma tarihinin bitmesinin beklendiği ve siyasi liderlerin 2023 yılına atıfta bulunmasının bundan kaynaklandığı kamuoyunda yaygın bir biçimde dillendirilmektedir.

Lakin bu sav külliyen yalandır.

Elimizde bu yalanı çürüten en büyük veri Atatürk döneminde çıkarılan köy arazilerinde yabancı teşebbüse maden arama yetkisini kaldıran kanun üzerinde 2003 yılında yapılan değişikliktir. 5177 sayılı bu değişiklikle Cumhuriyet tarihinde ilk defa yabancılara maden çıkartma yetkisi verilmiştir.

Adama sormazlar mı “ Hani petrol kuyuları, madenler 2023 yılında açılacaktı? Hani biz dahil kimse bu kaynakları 2023 yılına kadar kullanamazdı?” diye...

5177 sayılı kanunda yapılan bu değişiklikle köy arazilerinde maden çıkarma yetkisini verdik vermesine, bir de bu yetmezmiş gibi yabancıların çıkaracağı yeraltı madenlerinin gelirinin yüzde 98’ini kendilerine, yüzde 2’lik bölümünün devlete bırakılmasına razı olduk.

Şimdi Lozan’ın yüzüncü yılını beklemeye ne hacet diye sormak gerekmez mi?

Reelde yabancıların Türkiye’de sahip oldukları maden alanının ortalama 150 bin kilometrekare alanı kapsadığını, bu alanın malesef ki Türkiye yüzölçümünün yüzde 19’una tekabül ettiğini kabul etmeyenler, buna inanmayanlar 2023 yılında Türkiye’nin dünyada yeraltı zenginliği sıralamasında ilk üçe gireceğini düşünüyor.

İnanılır gibi değil…

Malesef anlaşılması güç bir devirden geçiyoruz.

Yüzüncü yıl yalanına inanlar, ülkenin yer altı zenginliklerinin kaybedildiğini, çıkan madenin gelirinin yabancı girişimceye gittiğini, hatta bu da yetmezmiş gibi doğrudan yatırım yapan yabancı teşebbüsten ilk beş yıl vergi alınmadığını söylediğimiz vakit, bizleri gün geçtikçe azalan ve çoğunluk tarafından ciddiye alınmayan, geçtiğimiz yüzyıldan kalma, artık dünyadan silinmek üzere olan bir zihniyet olarak nitelendiriyor, hatta bizzat içerisinde yaşadığımız toplum tarafından tarihe gömüldüğümüzü iddia ediyorlar.

Lakin bizler ne dersek diyelim: “ Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler.”