Leylim leylim!

Yayın Tarihi 04 Şubat 2014

“Leylâ,¶

Sevmeyi, neleri nice ya da nasıl sevmeyi, (nedenli ya da zırva da olsa) sana öğretmek, kabul ettirmek gibi bir çabam olamaz elbet. Bu her şeyden önce sana saygısızlık, seni önemsemezlik olur. Gelgelelim -bu benim kara bahtımdır- sana kul, sana divâne olmanın “âşırılığını” sevmediğini söylüyorsun. Bir doz, bir ayar meselesinden çok, bir çeşit acımaklı tersleme!”

* * *

Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar’ı okuyorum. 1954–1959 arası yazılmış karşılıksız aşk mektupları ve bir son mektup 1977’de…

“Öpülesi her nenlerin sende, yerli yerinde duruyor. Zorla, tek yönlü (kendi mübalâğalı duyarlığımla -senden!-) Mektuplarda bile öpemem elbet. Affet demeye korkuyorum, kızarsın diye.”

* * *

Gazeteci emekçisi kardeşim Adem Nakçı hediye etti kitabı bana, “Abi, bu sevgiyi yakalaman dileğiyle” diye de yazdı.

Adem bana beddua mı etti, dua mı etti diye düşündüm kitabı okurken. Aman Yarabbim, bu nasıl bir aşk. İnsanı kasıp kavuran, deli divaneye dönüştüren, bir ufacık karşılık alabilmek için nasıl edebiyatın doruklarında dolaştıran bir aşk. Sevgili Adem, ne yakalaması, kaçırdık biz onu, kaçırttılar bize onu, şimdi tarihi geri döndüremiyoruz ki yakalayalım… Bana “sana tarihi geri getiriyorum” diyen birini göstersene! Benim karşıma çıkmadı böyle biri, senin karşına çıktı mı?

Sabahattin Ali’nin aşk mektupları da yayınlanmıştı. İstanbul’daydım, yayıncı arkadaşla hazırlık sürecinin heyecanını yaşamıştım. “İki gözüm Ayşe” diye başlayan mektuplar dünya aşk mektuplarının zirvesindeydi.

Dün gazeteden okudum, Orhan Veli’nin de aşk mektupları yayınlanmış. Nahit Hanım’a yazdığı mektuplar “Yalnız Seni Arıyorum” adıyla kitaplaştırılmış.

* * *

Aşıklar mı şairlere şiir yazdıran, şairler mi aşkından şiir yazan.

Aşk mı şiir yazdırır, şiir mi aşık ettirir.

Şairlerin kaderi midir karşılıksız aşklar yaşamak.

Oooofffff…

Ne çok soru soruyorum, anlamsız, cevapsız, manasız, lakırdısız, sözsüz, hecesiz, dilsiz, kelamsız, kalemsiz, lebsiz, nensiz…

Bizde aşkın tarihi ile ülke tarihi iç içe geçmiştir. Bu böyle biline, böyle incelene!

“Sarıl bana. Seni beraberimde götürüyorum zindana. Artık üşümüyor, korkmuyorum. Öperim canım.” (Sf.144-Ahmed Arif.)