Küfe!

Yayın Tarihi 26 Mayıs 2016

 

Bir adam İstanbul Fatih’te yağmur sularının göl haline getirdiği sokakta taşlara basarak yürüyor. Bir çocuk duvar dibinde bir küfeye tekme atıyor. Küfe yuvarlanıyor. Çocuk bağırıyor: “Babam senin  altında öldü, sen hala kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!”

Annesi sesleniyor çocuğa: “Oğlum, gel etme kırma sakın. Ne istedin küfeden yavrum. Baban sekiz sene kullandı. Hem derdi ki; çok uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz. Baban gidince demek kaldı adeta öksüz. Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.”

*   *   *

Pazara gidiyorum hemen her cumartesi günü. Öyle eskisi gibi, kalabalık aile olduğumuz zamanlardaki gibi, bir sofraya dokuz kişi oturduğumuz günlerdeki gibi kasa kasa sebze meyve alınmıyor artık evlere. Avrupa’nın en büyük pazarı diye bilinen İstanbul Bakırköy pazarında dolaşıyorum. Pazar da Pazar maşallah, yok yok. Domates, biber, patlıcan, soğan, patates neyse, pijama, eteklik, tişört vs. ikinci el dizüstü bilgisayara kadar dayanıklı, dayanıksız tüketim, kullanım mallarının hepsi var. Bir de insanlar, sıkış tepiş insanlar. Ben pazarları seviyorum.

Pazarda bir küfe. Cılız bir sırtta bir küfe. Küfeci küfesi ile pazardan aldığınız sebze-meyveyi yükleyecek ve evinize kadar götürecek, cüzi bir ücret karşılığında. Ama küfe boş. Küfeci bekliyor. Gözleri dalgın.

*   *   *

100 yıl önce. Benim pazara gittiğim ve küfeciyi gördüğüm günden yüz yıl-bir asır önce İstiklal marşı şairi Mehmet Akif Ersoy, İstanbul Fatih’te yağmur sularının göl haline getirdiği sokakta taşlara basarak yürüyor. 13 yaşında bir çocuğun küfeye tekme atışını görüyor.

Mehmet Akif Ersoy Safahat şiir kitabının birinci basımında Küfe adlı şiirinde şöyle devam ediyor:

“Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî; 
Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak, 
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak: 
Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim... 
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim: 
Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak... 
Bir ince mintanın altında titriyor, donacak! 
Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer! 
Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember. 
Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad; 
Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad. 
Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık; 
On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!”

    *   *   *

Onüç yaşında bir ince mintanın altında titreyen çocuğun babasının ölümünden sonra sırtlandığı küfe ile ailesinin geçimini sağlamaya çalışması üzerinden 100 yıldan fazla geçti.

Geçtiğimiz Cumartesi günü yani 21 Mayıs 2016 günü öğleden sonra İstanbul ve Avrupa’nın en büyük Pazar yerinde çektim sırtında küfe yüzünde hüzün bu bakışları dalmış, çocuklarının geçimini sırtlanmış babayı.

 

Yanına yaklaşamadım, halini hatrını soramadım. Gazeteci olamadım o an. Bugün siftah yaptın mı? Ne kadar zamandır pazarda küfe taşımacılığı yapıyorsun? Kaç çocuğun var? Ne kadar kazanıyorsun? Küfe doluyor mu? Küfeyi dolduran var mı, kaldı mı?

Soramadım. Onun o halini görseydiniz eminim siz de soramazdınız ve Mehmet Akif Ersoy’un Safahat şiir destesinden 100 yıl sonra aynı resmi gördüğünde aynı şiiri yazıp yazamayacağını düşünürsünüz.

 *   *   *

Mehmet Akif Ersoy arkadaşı Mithat Cemal’e Birinci Safahat’ı imzaladığında el yazısıyla şöyle diyor:

“Safahat’ımda evet, şiir arayan hiç bulamaz;

Yalnız, bir yeri hakkında “hazin işte bu der”

-Küfe?....

Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!”

Koskoca Mehmet Akif’in şiirle hayatı böylesine iç içe geçiren anlatımı karşısında nesirle yoğrulan ben habercilikle hayatı bir resimle nasıl iç içe geçirebilirim? Hem de 100 yıl sonra aynı küfe ve aynı hüzünle!