Kızılırmak kıyıları!

Yayın Tarihi 04 Kasım 2014

Yürüyorum. Sanki bağrımdan akan kıpkızıl bir ırmağın kıyısında yürüyorum. Pancar makineleri çalışıyor. Makine girmeyen yere şalvarlı, yazmalı kızlar giriyor, toprağı yararak pancar çıkarıyor.

Oysa geçen hafta İzmir'e döndüm. Şimdi İstanbul'dayım. Ama hala Kızılırmak kıyılarında yürüyorum. Kızılırmak sabahlarına uyanıyorum. Nehrin şırıltısına bir şiir karışıyor, köprünün ayaklarına değerek girdap yapıyor ve önlenemeyen akışına devam ediyor.

"Kardaş, senin dediklerin yok,
Halay çekilen toprak bu toprak değil.
Çık hele Anadolu'ya,
Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,
O kadar uzak değil"

* * *

Fazıl Hüsnü Dağlarca arkadaşları ile sohbet ediyor, İstanbul'da, Ankara'da aydınlarla tartışıyor. Sonra Ankara'nın ötesine geçiyor, hani 'gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür' denilen köylere gidiyor.

Ve Ankara'dan öteye geçmeyen büyükşehir aydınlarının anlattıkları gibi olmadığını görüyor Kızılırmak kıyılarındaki köyleri. Ve dayanamayıp şiirini yazıyor: "Kardaş senin dediklerin yok" diyor. Ve devam ediyor:

"Çamı bitmiş, kavağı azalmış,
Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
Yedi ay kıştan sonra,
Yeşeren senin yaşamındır,
Yaprak değil.

Yersin, içersin sofrasından, üç yüz senedir,
Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan,
Mevsimler soğumuş, sular azalmış,
Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil."

* * *

'Çağdaşını tanı Birol, çağının tanığı ol', diyeli kendi kendime 'iyi ki tanımışım' dediğim çok değerli insan, çok değer kattı yaşamıma. Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı da bu duygularla tanıdım, Cağaloğlu-Babıâli günlerimin bana hediye ettiği güzellikler arasında. Onun bir yayınevini ziyaretinde sessizce bir köşede sohbetini dinledim, yaşayan en büyük şairimiz diyerek. Ölümünden sonra da şiiri ile hala beni etkiliyor, gezdiğim yerleri onun şiir gözü ile seyrediyorsam bende ne kadar derin izler bıraktığını sanırım anlamışsınızdır.

Anadolu'nun bağrına gidip gelmenin bende etkisi, İzmir'de kendi içine kapanmış aydın tavrını görmeme neden oluyor, büyük şairlerin gölgesinde aldığım feyzden olsa gerek. İzmir'de aydının önünü ve çevresini aydınlatması gereken projektörü kendi gözüne tuttuğunu ve şiddetli ışıktan göz kamaşması yaşadığını gözlemliyorum.

"Parça parça yarılmış öküz ardında,
Parmağı üç pare, tırnağı ak değil.
Utanır elin ayağın,
Korkarsın yakından görsen,
Eli el değil, ayağı ayak değil.

Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,
Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil.
Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,
Uyandırmazsan,
Uyanacak değil."

* * *

1930'lu yıllardan, 1940'lı yıllardan, hatta daha başlangıcına gidelim Tanzimat'tan günümüze tartışılan aydın tanımı ve tavrından ne değişiklik oldu, biri bana söyleyebilir mi?

"Halka gitmek mi, halka inmek mi? sorunsalına cevap ararken hala halk olmaya varamayan aydın tavrını sevgili İzmirliler acaba yeniden ele alabilir mi? Alsancak-Kordon'dan Gültepe'ye, Örnekköy'e, Eskiizmir'e, Karabağlar'a kaç günde, kaç ayda, kaç yılda yürüyerek gider benim sevgili İzmirli aydınım, bilmem, ama bu soruyu boşuna mı-dolusuna mı sorar dururum.

"Dertle, sefaletle yüklü,
Siyah leşlerle kararmış, berrak değil.
Çağlayan ne,
Akan kim,
Kızılırmak değil.

Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum,
Geçmiş zamanlar gelecek zamanlardan parlak değil.
Vakte şahadet edercesine yükselmiş,
Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine,
Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil."

* * *

Fazıl Hüsnü Dağlarca ile şiir ve Anadolu yolculuğuna çıkarsanız bir türlü geri dönemezsiniz. O yolculukta kendinizi "hey göklere duman durmuş dağlar hey" türküsünü söylerken bulursanız sakın şaşırmayın. (Devamı var: Hey gökler)