Kâbusname!

Yayın Tarihi 13 Ocak 2014

“Eğer mutlaka yiyeceksen avuçla değil parmak ucuyla ye ki sonradan boğazında kalmasın!¶

Başkalarının yemesine müsaade etmeden sen tek başına yemeye kalkarsan, mahrum bıraktıkların boş durmaz ve yediğin her lokmayı kustururlar.”(Kâbusname’den)

 

* * *

 

Bahri Hazer’in güney batısında küçük bir kavim yaşıyordu: Ziyaroğulları!

Küçük de bir devlet kurmuşlar, mutlu mesut hayatlarını devam ettiriyorlardı. Taa ki devlette bazı aksilikler çıkana kadar.

Devlet iyi yönetilmiyordu. Yolsuzluk ve rüşvet almış başını gidiyordu. Hazer denizinin sisi ülkeyi kaplamıştı. Adeta kâbus yaşanıyordu. Rüşvet alan da veren de işi bilmiyor, yüzüne gözüne bulaştırıyordu.

Milattan sonra bin yılı civarı idi, ki Ziyaroğulları Devleti'nin başında Anuşirvan var idi. Babadan oğula geçmesi gereken hükümdarlık bu kez yeğene geçti ve Emîr Unsurü'l-Maáli Keykávus bin İskender bin Kabus bin Veşmgîr hükümdar oldu bu küçük dağlık ülkenin başına.

Keykavus’un oğlu Gilanşah idi, ancak bu çocuk pek bir şey bilmiyordu. Babası ona yol yordam göstermek istedi ve Kâbusname’yi yazdı.

Bugünün yöneticilerine günümüz Türkçesi ile çevirip okutulması gereken Kâbusname’de neler neler yoktu ki…

 

‘‘...Ey oğul! Vezir olursan gayet hesaplı davran, padişahın malını-mülkünü idare ederken hataya düşme ve mala fazla tamah edip padişahı ziyana uğratma. ‘‘Hissem çok olsun’’ deyip bazı işler yapma ki hisseden mahrum kalmayasın.

 

Fazlaya tamah edip de birkaç kişiye nasip olacak nesnelere tek başına göz koyarsan hepsinden birden mahrum kalacağını sakın unutma! Dolayısıyla sakın haaa ‘‘Her şey benim olsun’’ demeye kalkma, zira tamamını sana vermezler. Eğer verirlerse de öyle yüksek makamların yiyicilerinin çok olacağını; sana her şeyi yedirmeyeceklerini asla aklından çıkartma! Eğer mutlaka yiyeceksen avuçla değil parmak ucuyla ye ki sonradan boğazında kalmasın!

 

Padişahın yakın çevresindekilerin hediye almalarını önlemek için aşırı yasaklar koyarsan seni padişahtan soğuturlar. Çalı-çırpıyı ateşten sakınmak kebabı nasıl ham bırakırsa, iki kuruş yemesine izin vermediklerin de sana tek kuruş yedirmezler. Başkalarının yemesine müsaade etmeden sen tek başına yemeye kalkarsan, mahrum bıraktıkların boş durmaz ve yediğin her lokmayı kustururlar.

 

Kazancın zenginlikte olduğunu unutma ve padişahın malını artırmak istersen memleketin viran yerlerini imar et, oralara hizmet götür. ‘‘Padişaha belki de bir faydası olur’’ deyip ufak mebláğların üzerine düşme. Zira diş arasından çıkan etle karın doymaz ve öyle işlerin ziyanı kárından fazla olur.

 

...Ey oğul! Sen sen ol, birbirinden farklı emirler sakın verme; etrafa iki ayrı yazılı emir gönderme. Emirlerin senin sağlığında birbirini tutmayıp bir olmaz, söylediklerine halkın bir kısmı uyar ve bir kısmı uymazsa ölümünden sonra dünya üzerinde emirlerinin hükmü hiç mi hiç kalmaz. Sözün kısası; padişahların ve vezirlerin sözleriyle buyruklarının bir olması gerekir.

 

İşte böyle ey oğul! Vezirliğe getirildiğin zaman başarılı olmak istiyorsan bu söylediklerime uymalısın!..’’

 

* * *

Gilanşah’a ne oldu dersiniz? Ol hikayat der ki;

Babasının öğütlerini harfiyen tuttu, nasıl rüşvet alınacağını ve nasıl paylaştırılacağını iyi öğrendi. Ama bir şeyleri de eksik yaptı. Avuçla veya parmakla yeme öğüdü yanında tutamadığı diğer öğütler yüzünden yediği her lokma kusturuldu.

Daha güneyde Alamut Kal’asında bir şeyler oluyordu. Hasan Sabbah diye biri çıkmış tuhaf şeyler söylüyor, yolsuzluk ve rüşvetin olmadığı bir dünya diyor, cenneti yeryüzünde vaat ediyordu.

Bir gün Hasan Sabbah’ın yolu Ziyariler ülkesine düştü. (Haşhaşiler geliyor. Devamı var)