İstanbul sözleşmesi ve yazının gücüne dair…

Yayın Tarihi 22 Temmuz 2020

İstanbul Barosu yayınında Av. Nazan Moroğlu “İstanbul Sçzleşmesi” ni şöyle tanımlıyor: “Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle çok yönlü mücadele amacıyla hazırlanan 'Kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi' 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmıştır. Bu nedenle, uluslararası alanda İSTANBUL SÖZLEŞMESİ olarak anılmaktadır.”

İstanbul Barosu yayınında Av. Nazan Moroğlu “İstanbul Sçzleşmesi” ni şöyle tanımlıyor: “Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle çok yönlü mücadele amacıyla hazırlanan 'Kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi' 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmıştır. Bu nedenle, uluslararası alanda İSTANBUL SÖZLEŞMESİ olarak anılmaktadır.”

İstanbul Sözleşmesi; yaptırım gücü olan, bağlayıcı, bağımsız bir denetim mekanizması kurulmasına yer veren, şiddetin kadın erkek eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu vurgulayan ve ilk sözleşme niteliği taşıması ile tarihteki yerini aldı.

Şimdi bu sözleşmeden çıkılması veya bazı maddelerine çekince konması gündemde.

Ben bu yazıyı yazdığım dakikalarda Bodrum’da bir kadın cinayeti haberi veriyordu televizyonlar. Kadın cinayeti haberinde ve sosyal medyada kadın cinayetleri hala kadın üzerinden sorgulanıyordu. Kadın neden doğru adam seçemedi, kadın neden oraya gitti, kadın neden kendisini öldürecek adamı sevdi, kadın neden o saatte oradaydı…???

Bu soruların sorulamadığı Samsun’da bir kadın cinayeti işlenmişti. Açık cezaevinden izinli çıkmış bir adam yolda tesadüfen gördüğü bir kızı takip edip evinin girişinde öldürmüştü. İfadesinde de neden cinayet işlediğini bilmediğini söylemişti. Sonra bu katilin de cezaevinde diğer mahkumlar tarafından öldürüldüğü haberini duyduk.

Kadın cinayetleri hemen her ülkede oluyor. Bu konu uluslararası olduğu için Uluslararası İstanbul Sözleşmesi hazırlandı zaten. Bizim bu sözleşmeyi içselleştirmemiz, sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmemiz gerekirken sözleşmeden dönme tercihi tarihi yanlışlık olacaktır.

Sözleşme yapmak veya sözleşmeden dönmek politik bir tercihse; kadın cinayetleri politiktir denilince neden bu tanıma karşı çıkılıyor, bakın işte politik tercihler kadın hayatı üzerinde etkili oluyor.

* * *

Köşe yazımın başlığının bir bölümü “yazının gücüne dair” i boşuna seçmedim. İstanbul Sözleşmesi güçlü bir sözleşme ama “kağıt üzerinde yazı olarak kalırsa” güçsüz bir sözleşme olur.

Yazının gücü nedir? Sözün gücü vardı, yazının gücü vardı, hatta sessizliğin, suskunluğun gücü vardı. Hatta pasifliğin gücü vardı, eylemsizliğin gücü vardı, hatta gülüşlerin gücü vardı, somurtmanın, ağlamanın gücü vardı, hüznün gücü vardı…ne oldu…ne oldu bu güçlerimize…

Her şey anlamını mı yitirdi, her şeyi iğdiş ettiler, anlamsızlaştırdılar, her şeyi ortada bıraktılar…

* * *

Zülfü Livaneli, Müjde Ar, Rutkay Aziz, Meltem Cumbul, Levent Üzümcü, Müjdat Gezen ve adlarını basından okuduğunuz diğer sanatçılar “korkmuyoruz” başlıklı bir açıklama yaptılar. “Sanatçılar Girişimi” açıklaması ülkede yaşanan sorunlara ilişkin bir bildiriydi. "Sevgili halkımıza, sizlere, emeğini, yeteneğini, halkının ve ülkesinin hizmetine sunmuş sanatçılar olarak sesleniyoruz.

Mutluluğunuz bizim mutluluğumuz, mutsuzluğunuz bizim mutsuzluğumuzdur.

Mutlu olmadığınızı biliyoruz, görüyoruz, seziyoruz, izliyoruz.

Yaşadığımız koşullarda nasıl mutlu olunabilir ki!

Dünyayı sarsan koronavirüs belası ülkemizde de can alıyor. Daha da alacağı anlaşılıyor.Yeterince ağır bu belayla savaşırken çarşıda, pazarda, günlük yaşamda fiyatlar el yakıyor. İşçimiz, köylümüz, esnafımız, memurumuz, emekçimiz, çoğu dar gelirli, kimisi büsbütün gelirsiz insanımız, geçim sıkıntısıyla, işsizlikle boğuşuyor.Bu gününü kurtarmaya çabalarken yarınlarının ne olacağı bir karabasan gibi, kâbus gibi üzerine çöküyor.Yarın kaygısı, gençlerimizi ümitsizlik içinde kıvrandırıyor.Deprem kuşağındaki ülkemizde, bir depremin yaraları henüz sarılamadan, yakın gelecektekilerin habercisi öncü sarsıntılar, sanki doğa da bu kötülüklerle yarışıyorcasına, ülkemizin her yerinde birbirini izliyor. İnsan eliyle yapılan doğa katliamları güzelim ülkemizi mahvediyor………..”

Bildiri bu şekilde devam ediyor. 12 Eylül 1980 döneminde rahmetli Aziz Nesin’in açıkladığı “Aydınlar Bildirisi” çok ses getirmişti. Geçen hafta “sanatçılar girişimi” nin açıkladığı bildiri aynı yankıyı yapmadı!

Sözün, yazının, konuşmanın, anlamanın, dinlemenin, empati yapmanın, hemdert olmanın, acıyı-tatlıyı paylaşmanın, sevmenin, saygı duymanın dibini mi gördük, bittik mi, ne oldu bize?

Bir mağaranın duvarında ilk insandan iz arayan insanlık, bugün sanatçısının bıraktığı izi neden görmüyor, neden duymuyor?