İsrail ile Filistin arasında Mescid-i Aksa krizi...

Yayın Tarihi 02 Ağustos 2017

İsrail'in Mescid-i Aksa'ya yönelik işgal planı yeni bir boyut kazanarak, ilerlemeye devam ediyor. Bölgede tansiyon dorukta.

Mescid-i Aksa'nın kapılarına yerleştirilen metal detektörlere tepki gösteren Filistinliler, Müslümanların ilk kıblesini İsrail işgaline karşı korumaya çalışırken, İsrail askerleri geri adım atmıyor. Atmadıkları gibi Aksa'ya çıkan yollarda sokak ortasında namaz kılan Filistinlilere saldırıyor.

Mescid-i Aksa 1967'den beri işgal altında. Kapılarında İsrail askerleri ve polisleri var. Ama x-ray meselesi burada yıllardır devam eden mevcut işgalin boyutunu birkaç kat daha arttırmış oluyor.

Kudüs'te Müslüman nüfus 300 bin civarında ve sadece onların Mescid-i Aksa'ya girme şansları var o da ağır arama ve metal detektörlerden geçmeyi kabul etmeleri halinde. Bu insanlık dışı uygulamayı kabul etseler bile son Cuma namazında 50 yaş sınırı konuldu ve 50 yaşın altındakiler Aksa'ya çıkan caddelere bile yaklaştırılmadı.

Bununla birlikte Batı Şeria'daki 2 milyondan fazla Filistinlinin utanç duvarını aşıp Kudüs'e gelmeleri ve dolayısıyla Aksa'ya girmelerine izin verilmiyor, Gazze'deki 2 milyon Filistinlinin ise zaten oradan çıkma imkanları yok.

İşte bir asırdır dünya siyasal gündeminin ilk sıralarından hiç inmeyen, çekilen acılar ve harcanan hayatlar nedeniyle oldukça trajik bir konu olan İsrail - Filistin sorunu, son yıllarda Gazze’ye uygulanan insanlık dışı ablukanın ardından, Mescd-i Aksa kriziyle gündemde.

Bakıldığında bu hazin sorun ne yazık ki daha uzun yıllar çözüme uzak görünüyor.

Özellikle her iki tarafta da barışı değil savaşı tercih eden siyasiler iktidarda olduğu sürece.

Her ne kadar genel olarak olayın suçlu tarafı sürekli olarak sivilleri hedef alan, şiddet uygulayan İsrail olarak gözükse de olayı bir din savaşı haline getiren, sivilleri hedef alan terör metotları kullanan Hamas da olayın diğer sorunlu aktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Filistin halkının yıllardan beri süren bu acılarının ardından, Hamas ve diğer Arap aktörlerin meseleyi artık bir din-medeniyetler savaşı ekseninden çıkarması gerektiği kanısındayım.

Eski topraklarının en azından bir bölümünü kazanması adına meseleyi siyasal-ideolojik mücadele temelinden götürmesi daha makul bir seçenek sanki.

Diğer taraftan İsrail’in her zaman olduğu gibi savaşçı ve katledici kimliğini sivillerin üzerine oturtması da elbette kabul edilemez.

En büyük acı ise demokrasi ve insan haklarını dillerinden düşürmeyenlerin, Filistin üzerinde oynanan oyunlar bu kadar net gözükürken durumu sessiz bir şekilde köşelerinden izlemeleri.

Ne yazık ki bu savaşta bir asırdan beri tek değişmeyen İsrail’in politikası.

1948 yılında Filistin’in Deir Yasin köyünde yapılan sivil katliam ile doğan İsrail, neredeyse yetmiş yıl geçmesine rağmen hiç değişmedi. İsrail çocuk-genç-yaşlı demeden sivillere karşı olan insanlık dışı saldırılarını sürdürüyor.

Ve israil’in bu tutumu her iki toplumun kendisini sorgulamasına ve barış için atılacak adımlara engel oluyor.

Ne acı ki olan yine tarih boyunca olduğu gibi istila ya da savaş objelerinin birer piyonları olan insanoğluna oluyor.

Özellikle de bu savaşın en büyük mağduru Filistin halkı için.

Dinler arası bir savaş olarak lanse edilen İsrail-Filistin sorunu yansıtılmaya çalışıldığının aksine bir Musevi-Müslüman sorunu değil, dayanağı emperyalist düşünce olan bir siyasal sorundur.

Tüm bunların ötesinde en önemli durum ise sivillerin artık hayatını kaybetmemesi gerekliliğidir.

İnanıyorum ki yeryüzünde vicdan sahibi insanların tümü bölgeye gıda ve sağlık yardımı yapılmasından daha somut adımlar atılmasını, barış ve güven ortamının oluşturulmasını istiyor.

BM’in çıkardığı taş atan ile füze atanı bir tutan ateşkes saçmalığına karşı, Türkiye liderliğinde tüm vicdan sahibi ülkelerin yaşanan bu insanlık dramı için BM Genel Kurulu başta olmak üzere tüm platformlarda etkin şekilde mücadele edilmesini arzu ediyor.

Ve inanıyorum ki Mescid- Aksa’da yaşananların ardından herkes tek yürek aynı şeyi haykırıyor.

‘’ Yeter artık! Filistin ağlamasın! ‘’