Hafif tabutlar!

Yayın Tarihi 14 Mart 2014

Yüzlerce tabut vardı. Her birinin başında iki genç. Dualar okundu.¶ Lanet ilahisi okundu. Sonra tabutlar havalandı. Bir ucundan bir genç, diğer ucundan bir genç tuttu, kaldırdı tabutu ve mezarlığa doğru yürümeye başladı. Ben tabutun altına gireyim istedim. Omuz vereyim. Genç bir şey dedi. Sordum, ne diyor diye.

“Hafif tabutlar!”

Boşnakçadan Türkçeye çevirdiler, böyle dedi diye, bir 11 Temmuz günü Srebrenitsa’da.

* * *

Bir tabut neden hafif olurdu ki?

Berkin Elvan’ın tabutu da hafifti. Hastanede 16 kiloya düşmüş bedeni. Mezarına atılan misketleri ile oynayacak yaştaydı o daha.

* * *

Ankara Güven Park’ta sabahın ilk saatleri. Birkaç kişi ellerinde ekmekler merdivenlere oturmuşlar, kağıtlara “Berkin Elvan ekmek almaya gitti, dönemedi” diye yazmışlar. O anı selfie yapıp çektim.

Birkaç kişi sonra binler oldu. Sonra on binler oldu. Nasıl olduysa on binler yalnız yurtta değil, dünyada yüz binler, milyonlar oldu. Sonraki fotoğrafı çekemedim. Her yer gaz oldu.

Birkaç kişi olmasaydı milyonlar olmazdı.

Sezen Aksu “Hayat ileriye akar. Bazen 16 kilogramlık bir çocuk bedeninin üzerinden yükselerek, yeniden anlamlanır. Görüyorsun değil mi, sen bizi birleştiriyorsun şu anda…” diyordu son kopuşunda, yeniden aramıza katılışında. Ben iki gündür ciğerlerime dolan gazı çıkarmaya çalışıyordum yatağımda.

 

* * *

Bir zamanlar bir yerde okumuştum. Şimdi küçük bir kağıt parçasında kitaplığımın kenarında bantlı duruyor. Ara sıra bana bakıp gülümsüyor o yazı. O küçük kağıtta şöyle yazıyor:

“Bir çocuğun bir erişkine her zaman öğretebileceği üç şey vardır:

Bir: Nedensiz yere mutlu olmak.

İki: Her zaman meşgul olabilecek bir oyun bulmak.

Ve üç: Bir şeyi elde etmek istediğinde var gücüyle dayatmak!”

* * *

Bir 11 Temmuz günü Srebrenitsa’da oğlunun mezarı başında bir kadın ağlıyor ve şöyle diyordu: “Nema Mustafa!”

“Mustafa yok. Mustafa artık yok. Mustafa artık bir daha geri dönmeyecek!”

Bir 12 Mart günü Feriköy Mezarlığı’nda Berkin Elvan’ın annesi mezara misket ve karanfil bıraktıktan sonra “O artık eve dönemeyecek” diye feryat ediyordu.

Çocuklarımız birer birer elimizden alınıyordu. Bu neydi?

* * *

Bir soy kırılıyordu, bir nesil yok ediliyordu, Srebrenitsa’daki gibi. Birer birer. Mehmet, Abdullah, Ethem, İrfan, Mustafa, Selim, Ali İsmail, Berkin, Ahmet…

O tabutlar, hafif tabutlar, o tabut aslında bütün dünyanın yükü ile ağırdı. İçindeki çocuklar kartal kaşların altında parlayan gözleriyle bir şeyler söylüyordu. O küçük kağıt da bana bakıp gülümsüyordu: Bir çocuğun erişkine öğreteceği bir şey her zaman vardır: İstediğini alana kadar dayatmak!