Çok ağır siyaset analizi (!)

Yayın Tarihi 25 Haziran 2020

Bakın işe kendimi eleştirerek başlayayım ben; ne kadar objektif olduğumu görün (yine de göremezseniz “bir göz doktoruna gidin” demiyorum; “o sizin sorununuz, bana ne!” diyorum.)

Bakın işe kendimi eleştirerek başlayayım ben; ne kadar objektif olduğumu görün (yine de göremezseniz “bir göz doktoruna gidin” demiyorum; “o sizin sorununuz, bana ne!” diyorum.)

Ben bazen mezunu olmakla hep onur duyduğum Mülkiye’nin (Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi) kurulduğu döneme (1859 !) gönderme yaparak “Siyasetin 1,5 asırlık okulunda okudum ben” diyorum mesela, ama bu, siyaseti çok iyi anlamak için yeterli değil elbette (Bakın, 160 küsür yıllık okul yetmez diyorum!).

Hangi dönemde, hangi koşullarda oradaydık, neler yaptık, neye rağmen öğrendik, onlar da önemli.

1980 öncesi dönemde neredeyse her hafta birilerinin otomatik silahlarla taradığı Cumhuriyet Yurdu’nda kalmak, mermiler ampulleri patlattıysa ertesi günkü sınava hazırlanabilmek için ışığı yanan bir oda ya da mum aramak, 1980 sonrası Faşist Diktatörlük döneminde, Başkent’in caddelerinde resmi sıfatlı birilerinin, uzun saçlı öğrencilerin saçlarını koyun kırkma makasıyla kestiğini göre göre yaşayıp yine de inadına ders çalışmak, korkmadan okula gidip sınavlara girmek mesela…

Mümtaz Soysal, İlber Ortaylı, Türkkaya Ataöv, Baskın Oran, Cevat Geray, Sina Akşin, Şükrü Sina Gürel, Özer Ozankaya ve daha birçok efsane hocanın öğrencisi olmak, öğrendiklerini gidip Bülent Ecevit ile, Süleyman Demirel ile, Erdal İnönü ile, Necmettin Erbakan ile karşılıklı sohbet ederek yorumlamak gibi…

Ama onca şey arasında alçakgönüllük de öğrendik, “Öğrendiklerimizi bize ihtiyaç duyanlar lehine kullanabilme” vesaire gibi, şimdilerde anlaşılmaları Macarca kadar zor şeyleri.

Yani uzun lafın kısası; siyasetin 1,5 asırlık okulunda okudum ama yine de siyaset ile ilgili yazılarımda “analiz yaptım” demeye dilim varmadı şahsen...

Önceki gün, Google gözüme sokunca Nagehan Alçı’nın bir yazısını okumak zorunda kaldım; çok acayip bir şeydi, birkaç not yazmadan yapamadım; arz ediyorum:

* Hanımefendi, bizim Tunç Soyer’in “müesses nizam” diye dile getirdiği devlet mekanizması tarafından sakıncalı bir politikacı olarak görüldüğünü söylüyor; bu yanlış. Devlet onu öyle görseydi; o orada olamazdı.

* Hanımefendi Türkiye’de şimdiki rejimi tarif ederken “Yeşil Kemalist” tabirini kullanmış ve bu tabirin Batılı siyaset bilimi intelijansiyası tarafından da kullanılan bir tanımlama olduğunu yazmış. Öyle bir şey yok. Bu tabir, genellikle Türkler tarafından kullanılıyor ve yaygın uluslararası kabul görmüş değil. Batı, sömürme vesaire gibi kendi çıkarlarına bakar, rejimin rengine değil. Biz de her rejimi kurduk, bir tek (fıstıklı) yeşili mi kaldı yani!

*Bütün bunları yazarken de, -kendinin kavradığından emin olarak- günümüz Türk siyasetini derinlemesine anlamak isteyenlerin önce bunu kavraması gerekiyor” diye yazmış ve CHP’li Berhan Şimşek ile İYİ Partili Şenol Sunat’ın programda mevcut rejimi analiz ederlerken yetersiz kaldıklarını iddia etmiş!

*Bizim Tunç Soyer başta olmak üzere, Canan Kaftancıoğlu ve Özgür Özel için “sosyalist” demiş (Ekrem İmamoğlu solcu değilmiş) (Yani aslında Putin bir “zenci” ve Trump da Müslüman bir komünist(!))

Nagehan hanımefendi, yazının sonlarında bir yerde bana göre çok önemli bir şeyi “çızıktırıp” geçivermiş; TV’deki yayın sırasında Tunç Soyer’in basın danışmanı “Tunç Başkan sosyalist değil; kendisine sordum” mealinde bir mesaj attı diye yazmış!

Şaka gibi… Aslında fıkra yerine de anlatılabilecek bir şey yani. Ama işte sorun tam burada!

Birbirlerinin daha kim olduğunu, ne olduğunu bile bilmeyen insanlar yan yana gelip “kader birliği” yapıyor gibi yapınca, kader de onların aleyhinde ağlarını örüveriyor!

Kördüğüm gibi ağlar hem de.