Bütün mesele beyaz atlı prens mi?

Yayın Tarihi 02 Ekim 2019

Çağımızdaki kadın, beyaz atlı prens hayallerini çöpe atsa da ana fikir hiç değişmiyor. Artık beyaz yakalı prensler var. Peki mutlu olmak için neden başka kişilere ihtiyaç duyduğumuzu düşündünüz mü hiç?

Çağımızdaki kadın, beyaz atlı prens hayallerini çöpe atsa da ana fikir hiç değişmiyor. Artık beyaz yakalı prensler var. Peki mutlu olmak için neden başka kişilere ihtiyaç duyduğumuzu düşündünüz mü hiç? Kahraman aramayı bırakın. Onun yerine kendinizi arayın, kendinizi gerçekleştirin ve kendi hayatınızın kahramanlığını üstlenin. Birçoğumuz sihirli peri tozları, camdan ayakkabılar ve kahraman özlemiyle yanıp tutuşan iyi kalpli prenses masallarıyla büyüdük. Tüm hikayelerde umut, yalnızca kadının ekmeğiydi. Günümüzde modern kadın, masallardaki pembe hayallerin esaretinden arınmış olsa da çalışma hayatı bu kez bambaşka bir kadın yarattı: Kariyerli, kusursuz ve mükemmeliyetçi kadın… Beyaz atlı prenslerin yerine kariyer basamaklarını tırmanma hayali geldi. Televizyon dizilerinde bile kariyer odaklı yaşayan kadın, beyaz yakalı bir erkeğe aşık olur ve onu hizaya getirmek için ali cengiz oyunlarına başlar. Peki neden aşkta her şey mübahtır düşüncesiyle bir erkekle savaşmak zorundayız? Ya da niçin aşka küsüp, kariyer zaferleriyle tatmin olmayı bekliyoruz? Hayallerinizi ister beyaz atlı prens ister muhteşem bir mevki süslesin, sonuç değişmeyecektir. Kafanızda yaratmış olduğunuz ütopyaların peşinde koşarken, gerçek yaşamınızı distopyaya çeviriyor olabilirsiniz. 
Peki gelelim ne yapılması gerekenlere… Aynanın önüne geçip kendinize şu soruyu sorun: “Ben aslında kimim?” Kim olduğunuzu bilmek aslında olayın özünü görmenize yardımcı olacaktır. 
Evde, işte, barda, sokakta görünmez maskelerle bukalemun gibi renk değiştirerek toplum önünde gerçek benliğimizi maskeliyoruz. Kadınların ataerkil tohumlarda çiçek açtığı bu coğrafyada kadın olmak, eş olmak, anne olmak gibi toplumun baskıladığı rolleri oynarken ruhunun derinliklerine bakmasının ve özgürleşmesinin oldukça zor olduğunu söyleyebiliriz. Topluma uyum sağlamak ve insanlarla iyi geçinmek elbette önemli ama kendinizin bile simaen tanıdığı gerçek karakterinizle toplumsal maskeleriniz arasında büyük farklar olabilir. Bunu anlamak için kendinize şu üç soruyu sorabilirsiniz: 1- “Yaşama amacım ne?” 2-“Hayattan ne bekliyorum?” 3- “Güçlü ve güçsüz yönlerim neler?” Şayet cevaplarınız gerçeklerle çelişiyor ise size bambaşka bir kimlik baskılayan maskelerinizi buharlaştırmanın zamanı gelmiş demektir. 
Peki, bunu nasıl başarabiliriz? Hayat alanını belirlemek, kendi sürüsünü bulmak, yetenek ve kusurlarına bakmaksızın güven ve gurur duyarak bedeninin içinde olmak, kendi yararına konuşmak ve hareket etmek, farkında ve uyanık olmak, yüksek bir bilinç düzeyini korumakla… Gerçekte kim olduğumuz, iç sesimizden yükselir. Maskelerimizle yüzleşmek, suni mutluluklara ve kahraman umuduna güzel bir darbe olabilir. Konforlu Cevriye’yi oynamaktansa kendinizi güvende hissettiğiniz alanların dışına çıkmaya cüret edebilirsiniz. Pamuklara sarıp sarmaladığınız rutinleriniz size tutsaklık hissettiriyor olabilir. Örneğin, suyu çıkmış bir ilişkiye son vermeyişiniz, mutsuz olduğunuz halde “İstifa ediyorum!” diyemeyişinizin sebebi belli: iflah olmaz bir konforseversiniz. Aşinalıklar uyuşturabilir ancak hareket alanlarınızı genişletmek istiyorsanız, dışarıdan gelen müdahaleleri kullanmaktan vazgeçmelisiniz. Daha çok para, daha lüks koşullar, kabul görmek, kusursuz olmak gibi başına “daha fazla” yığını eklediğimiz tüm o arzularınızın esiri olmaktan vazgeçerek gerçek isteklerinizle birlikte görünmez duvarları aşıp anti-konformist topraklara ulaşabilirsiniz. Her şeyin temelinde farkındalık yatıyor. Maskelerimizin farkında olmak, alışkanlıklarımızın farkında olmak, yeteneklerimizin farkında olmak, olumsuz yanlarımızın farkında olmak, esaretlerimizin farkında olmak… 
Peri masallarından, kusursuz bir kadın olmaktan veya gece yatmadan önce kariyerine sarılmaktan daha güzel bir şey varsa o da “hayatı isteklerimiz doğrultusunda yaşamak”. Hal böyle olunca, tüm mutluluklarımızın yaratıcısı ve yıkımların sorumlusu tek bir kişi olur: Kendimiz!