Bir zamanlar bayramlar vardı…

Yayın Tarihi 29 Mayıs 2020

Coronavirus denen amansız düşmandan “saklanırken” bir bayram daha geçip gitti! Yenigün adlı bu onurlu Gazete’nin yayın yaşamına başladığı ilk günlerden beri burada yazan biri olarak, yaşamımızda önemli yerleri olan bayramlar gibi, yılbaşı günleri gibi zamanlarda o günlere özel şeyler yazmışım genellikle…

Coronavirus denen amansız düşmandan “saklanırken” bir bayram daha geçip gitti!

Yenigün adlı bu onurlu Gazete’nin yayın yaşamına başladığı ilk günlerden beri burada yazan biri olarak, yaşamımızda önemli yerleri olan bayramlar gibi, yılbaşı günleri gibi zamanlarda o günlere özel şeyler yazmışım genellikle…

Dediğim gibi; “bayram geçip gitti” ama bu defa da öyle yaptım… Bakın bakalım anlattığım sadece kendi çocukluğumun bayramları mı, yoksa, sizinki ile tıpatıp aynı mı!

Buyrun efendim...

***

Bayram sabahları çok başkaydı… Farklı bir aydınlık, farklı bir koku vardı. Hatta bana güneş daha büyük doğmuş, rüzgar daha değişik esiyor, çiçekler bile daha güzel açmış gibi gelirdi.

Annemin ve babamın ellerini öperken hissettiğim o inanılmaz saf, temiz, eşsiz kokuyu asla unutamam. “Acaba cennet denen yer de mi böyle kokuyor” diye merak eder, -nedense!- annem ve babamın asla ölmeyeceklerinden emin olurdum.

İyi bayramlar dilemek için ellerini öptüğümüz büyüklerimiz, avuçlarımıza bozuk paralar koyarlardı; paralarımız küçücüktü ama çok şey almaya yetiyordu.

Gittiğimiz tek yer lunaparktı. Bayramdan sonra orada olmayacak lunapark.

Çok anlatırım; bembeyaz çadırlarla bayram süresince geçici olarak kurulan lunaparkta “baba!” diye bağırdığı iddia edilen bir fok balığı vardı… Adamlar, balığı su hortumuyla dövüyorlar, balık inlerken bir ses çıkarıyor, çadırdaki adamlar da “duydunuz işte baba dedi!” diye bizi apar topar dışarı çıkarıyorlardı. Bir gün, elimdeki bütün parayı balığa dayak atan adama uzatıp, balığı satın almak istediğimi söyledim; adam kahkalarla güldü, çadıra girerken ödediğim parayı bana iade etti. O zamanlar da öyleydi; “merhamet” denen şeyle nerede karşılaştığımız hiç belli olmuyordu.

Yavaş yavaş, zorla, gıcırdayarak dönen tahtadan yapılma dönme dolaplar vardı ama bize verdiği mutlulukta bulduğumuz renkler öyle şimdilerde akıllı telefonların “süper” ekranlarındaki gibi çok parlak ama sadece 7 tane değildi; sonsuzdu!

Tabanca mabanca gibi şeyleri hiç sevmezdim ama, çocukluk işte: bayramda topladığım paralarla Tarkan okumaya başladıktan sonra tahtadan kılıçlar yapmaya, Teksas, Tom Miksler sonrası teneke mantar tabancaları almaya başladım. Başıma Çelik Blek ile Kaptan Swing’inkilere benzeyen şapka yapmak için kirpi aramaya başlayınca (çünkü burunları kirpiye çok benziyordu; ne bileyim ben onların rakun olduğunu!) babam duruma müdahale etti; “o hayvanlardan buralarda yok” diye beni zorla vazgeçirdi (Yalnız şu ayrıntıya dikkat: “Öldürmek” denen şey elbette bana çok yabancı olduğundan kirpiyle hiç kımıldamaması için anlaşmayı ve kafama öylece, canlı olarak koymayı planlıyordum!)

Doğan Kardeş dergisinin kırtasiyeciye geldiği gün (yayın günü pazartesi olmasına rağmen, bayram tatillerinden önce, arefe ya da bayram günleri çıkardı ve o zamanlar genellikle kırtasiyeler gazete bayii olurdu) dükkan sahibinden önce oraya gider, kaldırımın kenarına ya da taş merdivenlere oturarak bekler, “mecmua”mı almadan oradan ayrılmazdım.

Televizyonlar çok azdı, radyolar çoktu. Radyoyu kaldırıp evirip çevirir, altına, yan tarafına bakar, o konuşan insanların nerede olduğunu çok merak eder, dökülsünler de tanışayım diye radyoyu sallar dururdum.

Daha neler neler var anlatacak, siz de biliyorsunuz… Ama bu kadarla kalsın.

Bütün insanlık olarak, “coronavirus”ten aldığımız ders bittiğinde, yine güzel günler ve elbette güzel bayramlar yaşamaya başlayacağız.

Hatta bu dönem iyi ders aldıysak, belki o eski bayramlar tadında bile olabilirler.