Bir kişisel yazı daha…

Yayın Tarihi 14 Temmuz 2020

Bugünlerden biri benim doğum günüm...

Bugünlerden biri benim doğum günüm...

“Bundan bize ne!” diyenler olabilir; ama sosyal paylaşım sitelerinde “hala” bir fotoğraf ya da bir not yayınlarken “bir kitap yazıyormuşcasına” titiz davranan biri olarak, bunu size söylüyorsam; belki de paylaşmak istediğim şeyler, -size bir şeyler anımsatıp- yaşamımıza farklı renkler katacağı içindir, kim bilir?

Bakalım, özel gibi görünen şeylerin hangisi sizin yaşamınızda var, hangisi yok; değişiklik olsun işte, sonunda hepimiz aynı menzile doğru yürümüyor muyuz yani?

Küçücük bir ilçede, “Atatürk davetlisi bir toplum”un ferdi Avrupa göçmeni bir anne Zehra ile, Kurtuluş Savaşı’nda işgalci Yunanlar’ın tekme tokatları altında büyüyen ama o korkunç karmaşaya rağmen çok sayıda yerli Rum’un hayatını kurtaran Yörük asıllı bir memurun, Mustafa’nın çocuğu olarak doğmuşum...

Annem o kadar beyazdı ki, ben onu uzun süre “ay” zannettim…

Tam “bu çok zor yürüyecek” derlerken, bir gün bir anda yerimden kalkıp, anneme doğru yürüyüp gitmişim.

Mahallede ilk meşin topla ben oynadım; ilk radyoyu babam getirdi, ilk tüplü ocağı annem kullandı, ama hepimiz biliyorduk; memur babam bütün bunlar için çok şeyden vazgeçmek zorunda kalıyordu.

Şimdi yürürlükte olan değerler göz önüne alındığında, bugüne göre “çok tuhaf” bir babam vardı; karadutları düşürebilmek için ağaçları taşladığım zaman “ağacın canı yanar” diye bana kızıyor; kalemlerim bittiği zaman kendi kullandığı kalemleri “devletin kalemleri olduğu için” bana vermiyordu.

Uçan balonlar yeni çıkmıştı ve çok pahalıydılar.

Annem, henüz okula başlamadığım ve okuma yazma bilmediğim zamanlarda da bana kitaplar getiriyordu.

Kentin % 80’inin yerle bir olduğu Alaşehir depreminde oradaydım. “Eksilenler” arasında tanıdıklarımız vardı.  “Deprem fırtınası”nın başladığı gece evimiz yıkıldı; annem beni pencereden, sokaktaki sönmüş kireç kuyusuna atarak kurtardı.

Okulu o kadar çok seviyordum ki, cumartesi öğle üzeri geldiğinde 1,5 gün okulsuz kalacağım için içim yanıyordu. (Şaşıranlar için not: elbette oynamayı da çok seviyordum; ama teneffüsler yarım saatti ve arkadaşlarımla zaten okulda da doyasıya oynuyorduk.)

O zamanlar “basılı materyal” halinde “takdirnameler” yoktu; ama her yıl sonu, okul yönetimi babama bir mektup yazıp, benimle gönderiyordu, babam onu okuyunca ağlayıp, saçlarımı okşuyordu.

İlerleyen yıllar çok zor oldu... Ülkem gittikçe acayipleşti, insanlar düşünceleri yüzünden birbirlerini öldürmeye başladılar... Sevdiğim çok sayıda insanı bir daha göremedim.

Babam, siyasalı kazanmamı çok istiyordu ama olmadı; siyasalı kazandığımı bildiren mektuptan sayılı günler önce, orayı kazandığımı öğrenemeden, karşımda kalp krizinden öldü.

Mülkiye yılları inanılmazdı. Kurtuluş’tan Sıhhiye Tren İstasyonuna doğru yürürken, Hacettepe Üniversitesi bahçesindeki 4-5 kişi tarafından kurşun yağmuruna tutuldum, raylara yatarak kurtuldum; annem, kurşun delikli ceketimi kimseye göstermeden sakladı. 

Mezarlık soğukluğunda yıllardı; mezuniyet balosu falan yapılmazdı.

Çok iyi kızlar vardı; bırakın dokunmak, gölgelerine bile basamadığım, çoook uzaktan sevdiğim kızlar... Onların mektupları olmasaydı, gerçekten yalnız kalırdım.

Tek başıma iş buldum, tek başıma istifa ettim.

Askere giderken uğurlayan olmadı; kimse “en büyük asker bizim asker” falan diye bağırmadı.

Kanser, “hiç ölmeyeceğini zannettiğim” annemi, 94 günde tüketti. Bir baktım; hiç kimsem kalmamış!

Zengin de oldum; yoksul da... Sokaklarda imza dağıtacak kadar çok da oldum; herhangi birinin kapımı çalmasını bekleyecek kadar az da!.

Rüzgar tersten esmeye başlar başlamaz, “rüyama giren ölmüşler dışında” etrafımda kimse kalmıyor, herkes sanki yer yarılmış yerin dibine girmiş gibi ortadan kayboluyordu.

Ama yaşadım.

Ne zaman doğdumu yazmama ne gerek var! Sanıyorum; Milattan sonraydı.

Yaşadıklarım sizinkine benziyor mu?

Allah, hepinize uzun, sağlıklı, mutlu ve umutlu ömürler versin!