Atatürk ve çağdaşlık (5)

Yayın Tarihi 09 Aralık 2020

Atatürk ve çağdaşlık (5)

Geçen haftaki yazımızda demiştik ki ayakta kalabilmek için ülke bağımsızlığı, ulus bütünlüğü, laiklik gibi temel kavramların korunması elzemdir. Cumhuriyette bu temel kavramlar demokratik sürecin çerçevesi sayılmak zorundadır.

Türkiye dıştan bakıldığında, dışlanmanın ve yalnız kalmanın ürküntüsüne kapılan, bu nedenle zaman zaman şu ya da bu uluslararası topluluktan yakınlık görmek için çırpınan ve arada sırada bir yerlerden övgü alınca aşırı sevinen bir ülke izlenimi vermektedir. Mesela, önümüzdeki 11 Aralıkta Avrupa Birliği'nin yapacağı toplantıda sevinen ülke olmak için bir dizi atraksiyona girmek istemeleri bize yakışır bir görüntü olmamalıdır.

Öte yandan unutmamak gerekir ki Cumhuriyet tek partili yıllarda bile o dönemin tek partili rejimlerinden farklı olarak kendisini korumak için, ‘kara gömlekliler veya SS ve SA kıtalarının benzerlerine gerek duymamıştır. Atatürk doğrudan koruma görevini gençliğe emanet etmiştir. Günümüzün demokrasi havarileri bu yön duygusunu yani çağdaş uygarlığa yönelme azmini benimsemedikleri için cumhuriyetin özünü oluşturan devrimciliğe ve emanet edilen gençliğe bu bakımdan rol oynamasına karşıdırlar.

Gerilere baktığımızda 1924-25 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası denemelerinde, 1946 sonrasında çok partili yaşama geçişte halkın din duygularını kullanma eğilimine kapılanların tehdidi altına girmiştir. Bu da gösteriyor ki din kişisel inanç alanından çıkıp toplumsal alana indiğinde ister istemez bilimselliği ve akılcılığı öne çıkarmak hedefine yönelmiş bir cumhuriyetçilikle çatışması kaçınılmazdır.

Kendi devrimci anlayışıyla toplumu değiştirmeyi amaçlayan cumhuriyet bir dizi uğraşlarla gerçekleştirdiği demokratik yolları korumak, hem insanların inançlarına hem de din duygularına saygılı kalabilmek için dinin etkisini siyasal sürecin dışında tutmak zorundaydı. Oysa, 1946’daki iktidar partisi CHP de dahil olmak üzere bütün partilerin, -köy enstitüleri gerçeği varken bile- derece derece laik eğitimden ödün vermeleri ve toplum yaşamının çeşitli alanlarını dine göre düzenleme eğilimine girmeleri yavaş yavaş cumhuriyetin özünü oluşturan ‘zorunlu laiklik’ ilkesini aşındırmıştır. Bunun baş kahramanı da dönemin milli eğitim bakanı Reşat Şemsettin Sirer’dir.

Hatta yalnız laiklik alanında değil hukukta, bilimde, sanatta cumhuriyetin o güzelim kazanımlarını yıpratmaya ve ortadan kaldırmaya yönelik bir aşındırma söz konusu olmuştur. Bu sinsice girişimin demagogların elinde kamufle edilmesine yarayan son yarım yüzyılı örtülü, aşağı yukarı 75 yıllık CUMHURİYET karşı devrim tehlikesi ile karşı karşıya desek abartı olmaz herhalde.

Devamı Haftaya…

Diriliş, ama nasıl ?