AB ile müzakereler ya durursa!

Yayın Tarihi 30 Kasım 2016

Son günlerde Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile müzakerelerin dondurulması yönünde tavsiye kararı almasının ardından Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği tartışılıyor.

Parlamentonun ezici çoğunluğuyla alınan karar AB tarihinde ilk kez bir ülkeyle üyelik müzakerelerinin dondurulmasına yönelik tavsiye kararı olması bakımından oldukça önemli. Ayrıca AP üyelerinin AB’ye üye ülkelerin vatandaşları tarafından da doğrudan seçiliyor olması, AB liderlerinin ‘tavsiye’ kararlarına kayıtsız kalamamasını sağlıyor.

AB uzun yıllardan beri Türkiye başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin hep gözdesi oldu. Ülkemizde 1959 yılından itibaren birliğe dahil olmak için mücadelesini bıkmadan sürdürüyor.

Türkiye için AB süreci, bürokratik tarih alma, dönemsel olarak harekete geçme meselesi değil, bir ruh halidir.

Türkiye’nin dünyalı olup olmamaya karar verme hadisesidir.

Türkiye’nin insan odaklı bir anlayışı sahiplenip sahiplenmemesi meselesidir.

AB ile tam üyelik müzakeresi aslında bir müzakere değildir. AB’nin kendi müktesebatı vardır. Mevzuatı bellidir. Bu süreç AB’ye girecek ülkenin bu mevzuatı kendisine uyarlaması sürecidir. Ne kadar zamanda sizin AB müktesebatına uyabileceğinizin müzakeresidir. Bizatihi oradaki mevzuatın sizin şartlarınıza göre oluşturulması süreci değildir. Dolayısıyla bu şartlar içinde mevzuatta ne yazıldığı çok nettir.

Lakin elli yılı aşkın bir süredir kapısında beklediğimiz AB neden bizi tam üye yapmıyor diye düşündük mü? Orası meçhul!

Tanzimat’tan bu yana yüzünü batıya çeviren dünyadaki tek müslüman ülkesi olmamıza rağmen görüşmelerde açılan fasıllar çok yavaş ilerliyor. Peki neden?

Siyasilerin “Eyyy AB! Türkiye’yi üyeliğe almazsan kendin kaybedersin!” yaklaşımı günümüz realitesine uymuyor ve sadece iç politikaya dönük çok komik bir popülist yaklaşım olmaktan bir adım öteye gitmiyor.

AB’nin bazı yaptıklarını bir vatandaş olarak elbette kesinlikle tasvip etmiyorum. AB, Türkiye’ye adil, dürüst davranmıyor, o kesin. Bu aynı zamanda kamuoyunda bir infial yaratıyor. Dolayısıyla bunu referanduma götürdüğünüz zaman AB ile ilişkileri koparma kararı çıkar. Bu sonuca karşı bunun ülke üzerinizdeki etkisi iyi hesap etmeli diye düşünmekteyim.

Bugün Türkiye'nin AB ile ithalat ve ihracat oranı yüzde 45-50 seviyesinde. 135-140 milyar euroluk bir hacimden söz ediyoruz. Ayrıca Avrupa'dan gelen doğrudan yatırım oranı da yüzde 65. Yani bunlar göz ardı edilemez.

Peki bu millet AB standartlarında insanlar gibi yönetilmeyi, onların sahip olduğu özgürlükleri ve zenginlikleri hiç mi hak etmiyor?

Sonuç olarak, Türkiye’nin önünde, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesini gerektiren bir tam üyelik süreci vardır. Gerek Gümrük Birliği’nden doğan yükümlülükler, gerekse Kopenhag kriterlerine uyum çalışmaları bir dizi siyasi, ekonomik ve idari reformu zorunlu kılacak ve bu konularda atılacak her adım Türkiye’yi Birliğe daha çok yaklaştıracaktır. Türkiye gelecekteki Avrupa Birliği haritasının dışında kalmak istemiyorsa, gerçekleştirilmesi şu an için zor gibi görünen tüm değişiklikleri bir an önce gerçekleştirmek zorundadır.

Siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenlemeleri AB istediği için değil, kendimiz için yaptığımızı anladığımız vakit ise bu darboğazdan kurtulacağımız aşikar, toplum olarak en fazla faydayı elde edeceğimiz katidir.