Uğur Derin Dondurucu
Gazete Yenigün
Son Dakika
Gazete Yenigün
Yenigün

Cumhuriyet'in efsane öğretmeni

İzmir Kadınlar Hapishanesi'nde kadın mahkumlara ders vermek için kendinden emin bir şekilde öğretmenliğe talip olan ufak tefek yeni mezun genç kızın, ileride kim bilebilirdi ki Güneydoğu'da bir tarih yazacağını... Dağ çiçeklerini yaratacağını... Atatürk'ün makamına çağırttığı 'Misyoner Öğretmen' Ayşe Sıdıka Avar, yaşamını eğitime adadı... Cumhuriyet çocuklarının yetişmesine ön ayak oldu... Dağ köylerine gitti, orada kendi dilini dahi konuşamayan yarının annelerini yetiştirdi...

Cumhuriyet'in efsane öğretmeni

YENİGÜN / Cumhuriyet'in ilk yılları. İzmir Kadınlar Hapishanesi'nde kadın mahkûmlara ders alanı açılması gündeme geldi. İşi üstlenecek bir öğretmen aranmaya başlandı. Bu arayış sürerken, hapishane müdürünün odasına okuldan yeni mezun olmuş, zayıf, ufak tefek bir genç kız girdi. Kendini tanıttı Ayşe Sıdıka Avar. Titrek ve ürkek ama kendinden bir o kadar da emin bir şekilde öğretmenliğe talip olduğunu söyledi.
Avar öğretmenin hikayesi böyle başladı. Hapishanedeki kadın mahkumlarla kurduğu iletişim ve öğretmenliğindeki başarı kulaktan kulağa yayıldı. Başarısını takdir edenlerden çok 'Misyonerlik' yapıyor diye hakkında sayısız şikayette bulunuldu.
Misyonerlikle suçlanan genç öğretmenin konusu Ankara'ya kadar duyuldu, Atatürk'e kadar gitti. Mustafa Kemal Atatürk, neredeyse hakkında hergün bir şikayet bulunan Avar öğretmenin dosyalarını istetti ve tek tek inceledi.
'Misyoner öğretmeni' makamına çağırttı.
Atatürk'ün emriyle Ankara'ya çağrıldı. Kalbi durmak üzereydi. Kolay değil, hakkında onlarca şikayet vardı ve soruşturma üzerine soruşturma geçiriyordu. Zaman durdu sanki Atatürk'ün karşısındaydı.
Atatürk, "Misyoner öğretmen sen misin?" diye sordu. Ürkek ve çekingen ve bir o kadar da cılız bir ses tonuyla "Hayır. Sadece öğretmen Avar" diyebildi.
Oturduğu masadan aniden kalkan Mustafa Kemal Atatürk, işaret parmağını uzatarak, gür bir ses tonuyla "Hayır sen misyoner öğretmensin. Benim senin gibi misyoner öğretmenlere ihtiyacım var" dedi ve ekledi:
Sen bir öncü olmalısın. Meslektaşların senin ışığını görmeli. Git. Memleketin içlerine gir. Dağ köylerine uzan, orada kendi dilini dahi konuşamayan ve bizden ışık bekleyen yarının annelerini bulacaksın.

İzmir'den Güneydoğu'nun dağ köylerine

1901'de İstanbul'un Cihangir semtinde doğan Ayşe Sıdıka Avar öğretmen, zaman kaybetmeden İzmir'den görevlendirildiği bölgeye gitti. İlk iş olarak, öğrenci toplamak için Olağanüstü Hal Komutanı Alpdoğan Paşa’nın makamına çıktı.
“Paşam, kızlarımızın jandarma ile toplanması hem çocukları, hem aileleri ürkütür. İzin verirseniz köylere çocuk toplamaya ben gideyim. Aileler kime teslim ettiklerini, kimin okutacağını görürlerse rahat ederler" dedi. Alpdoğan Paşa, dikkatlice dinledi, sert bir şekilde baktı Sıdıka öğretmene. "Ben de bunu düşünüyordum" diyerek başladığı sözlerini "Kelleni koltuğuna aldığının farkında mısın?" sorusuyla bitirdi.
Avar öğretmen soruya soruyla karşılık verdi. "Efendim, bu kelle düşerse kızımı okutur musunuz?"
Paşa donup kaldı. Üzüntüsü ve şaşkınlığı yüzüne yansıdı. İki elini masanın üstüne koyarak ayağa kalktı, askere yakışan dik duruşuyla ve kendinden emin bir şekilde "Evet!" dedi.
Söz bitmişti. Tüyleri diken diken oldu Sıdıka öğretmenin. Ayağa fırladı. Asker selamını çaktı, "Sağ ol paşam" diyerek odadan çıktı. Öğleden sonra izin kağıdı kendisine iletildi.
Öğrencilerini tek tek topladı, kokladı, kolladı.
Elazığ, Tunceli, Bingöl çevresindeki yol vermez, geçit tanımaz dağları at sırtında, kamyon kasasında tırmandı. Mahlukatların bile tırmanmaya üşeneceği-korkacağı dağlara, mağaralara yaya çıkıp, oralardaki köylerde, mezralarda cehalet içerisinde boğulup gidecek Türkçe bile bilmeyen, okul çağındaki kızları buldu. Binbir güçlük içinde mektebine götürdü. Küçük kız çocukları bitliydi. Bir anne şevkati ve sevgisiyle temizledi bitleri. Üstleri başları yırtık pırtıktı, ayakkabıları yoktu. Yırtıklarını ve söküklerini onardığı öğrencilerinin elbiselerini yıkadı.
Onları incitilmeden eğitim toprağıyla buluşturdu. Onları birer birer kokladı, gözünden sakınarak kolladı, ekti.
Sonra da geldikleri dağların, mağaraların, mezraların ona emanetini ‘Dağ Çiçekleri’ olarak iade etti. Bir erkeğin bile dolanmayı göze alamayacağı coğrafi koşullar ile yoksunluklarda yaşadı.
Dağ köylerinden bin bir güçlükle, yırtık pırtık elbiseli, yalınayak Türkçe bilmeyen kız öğrencileri biraraya getirmeye başladı. At sırtında, kamyon kasasında, bazen de yaya olarak topladığı öğrencileri binbir güçlük içinde mektebine götürdü. Küçük kız çocukları bitliydi. Bir anne şevkati ve sevgisiyle temizledi bitleri. Üstleri başları yırtık pırtıktı, ayakkabıları yoktu. Yırtıklarını ve söküklerini onardığı öğrencilerinin elbiselerini yıkadı.
Elazığ, Tunceli, Bingöl çevrelerindeki vatandaşlar tarafından, azize olarak bahsedildi. Onun hakkında iki yüze yakın mani söylendi. Masallar anlatıldı.

İletişim kurabilmek 
için Kürtçe öğrendi

Avar, eğitimci olarak sabır ve sevgi ile insan yetiştirmeye gayret etti. Evlerinde pencere olmayan mağara gibi evlerde yaşayan çocukları pencere ile tanıştırdı. Öğrencilerine, hijyeni, temizliği, sağlıklı yaşamayı, yemek yapmayı, biçki dikişi, çocuk bakımı, ev idaresi, matematik, okuma yazmayı öğretti.
Öğrencilerinin etnik kökenine, mezhebine bakmadan bir ana şefkati ve sevgisiyle davrandı. Üstlerini, başlarını temizlediği gibi, çeyizlerini hazırladı. Okuttuğu çocukların meslek sahibi olmasını sağladı. Avar, bu çocukları anne ve babalarından zorla almadı. Onların rızası ile okuttuğu çocukları tatillerde bile kendi bizzat götürerek ailelerine teslim etti. Öğrencilerinin anne ve babaları ile anlaşmak için Kürtçe öğrendi. Aileler çocuklarını okulda ziyaret ettiler. Avar, cehalet, feodal gelenekler ve kadınların aşağılanmasına yönelik her türlü gerilik ve kötülükle mücadele etti.
Sıdıka öğretmen, yaptığı gezilerle öğrencilerine yaşadıkları bölgeyi ve ülkenin diğer şehirlerini tanıttı. Öğrencilerine Türk dili ve kültürünü öğretti. Onları Türk Milleti’nin fertleri olarak yetiştirdi.
İnsanüstü bir emek ve gayretle, fedakârca görev yaptığı bölgenin insanlarına hakkını şu unutulmaz sözlerle helâl etti:
Ey Mastar’ların, Hazar’ların, Gölcük’lerin, Murat’ların ülkesi Elazığ, ey bağlarında tat, dağlarında buzlu sular kaynayan yeşil Uluovalar’ın evlâtları, ey Tunceli ve Bingöl’ün göklerde yarışan çetin dağları, bağrını bin bir haşeratın kemirdiği boynu bükük ormanları, ey dar zümrüt vadilerin çileli yiğit çobanları ve mert insanları hepinize gönül dolusu selâm, sevgi ve saygılar…
Ey saadetinize sevinç, dertlerinize gözyaşı kattığım vefalı kızlarım, biçare bacılarım!
Uğrunuza serdiğim 20 senenin kahırları, dertleri, cefaları ananızın ak sütü gibi helal olsun.
Kalbimde sizin için burcu burcu tüten saadet ve bereket dilekleri köyünüze, kömünüze Allah’ın rahmeti gibi yağsın ve mesut olun…

SIDIKA AVAR KİMDİR?

1901 yılında İstanbul Cihangir’de doğdu. Anne ve babasını erken yaşlarda kaybetti. Teyzelerinin yanında büyüdü. 1922’de Çapa Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Aynı yıl bir meslektaşı ile evlendi ve öğretmenliğe başladı. 1924 yılında tek çocuğu olan kızı dünyaya geldi. Eşiyle birlikte İzmir’e taşındı. Kadınlar Hapishanesi'nde öğretmenliğe başladı. Çeşitli okul ve kurumlarda öğretmenlik yaptı.1937’de, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girdi. Buradan mezun olunca kısa bir müddet Bolu Kız Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı; 1939’da Elazığ Kız Enstitüsü’ne Türkçe dersi öğretmeni olarak atandı ve müdür yardımcısı oldu. Elazığ’da görev yaptığı okula adı verildi. 1942’de yeni açılan Tokat Kız Enstitüsü’nde bir yıl çalıştıktan sonra eski okulu Elazığ Kız Enstitüsü Müdürlüğü'ne getirildi. 1967 yılında emekli oldu; 1979 yılında İstanbul’da vefat etti.
Sıdıka Avar bir eğitimci olarak, kendini mesleğine adamış, fedakâr, çalışkan, kalbi insan sevgisiyle dolu, korkusuz, vatansever, insanlara yardım etmek için uğraşan, cehalete savaş açmış, mevki, makam peşinde koşmayan, Atatürk ideallerine bağlı kahraman bir Cumhuriyet öğretmenidir. Onun bütün çabası, dağ çiçeklerine benzettiği Doğu Anadolumuzun dağ köylerinin kız çocuklarının okuması ve aydınlanması içindir.

Sıdıka öğretmen 
döneminde Türkiye

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet îlân edildi. Gazi Mustafa Kemal, TBMM tarafından oybirliğiyle Cumhurbaşkanı seçildi. Atatürk 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta onu başbakanı olarak düşündüğünü ve ayrıca o günlerdeki Türkiye’nin, acınacak durumunu yazısına şöyle ekledi:
“Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan mîras kaldı. Doğuda aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle, insanlıkla bağdaşmamaktadır. Tefeciler halkı eziyor. Ekmeklik unumuzun çoğu dışardan geliyor. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Koca Türkiye’de 337 doktor, 434 sağlık memuru, 136 ebe vardır. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. 3 milyon insanımız trohumlu.( Gözleri kör eden bulaşıcı hastalık) Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi bir sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı %60. Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışardan alıyoruz. Kiremidi dahi ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek. İktisadî hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. Zorunlu okuma çağındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitim sorunu hiç çözülmemiş…”

Türkçe öğretim hedefi

Avar, anılarında Elazığ Kız Enstitüsü müdiresi iken bölgenin şehir ve köylerinden topladığı kızlara Türkçe öğretim hedefini şu sözlerle ifade eder:
Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçe’nin bu köylere “ana” ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk kız sultanisinin açıldığı ilden pek çok siyaset adamı yetişmişti. Buraya da Türkçeyi “ana” ile sokmalıyız diyorlardı.
Avar okulunda Doğu Anadolu’nun feodal düzen ilişkilerinin devam ettiğini hayretle öğrenir ve anılarında şöyle anlatır:
Çok sonra köylerine gittiğimde Elif’in dedesinin büyük ağa olduğunu, amca ve babasının 42 köy sahibi büyük ağa olduklarını, Fincan’ın babasının da bu ağaya düşen yanaşmalardan biri olduğunu öğrendim. Bu zavallı kulların bütün çocukları da o ağanın malı sayılırmış. Elif okula geldiğinde Fincan’ı da ona hizmet etsin diye okula göndermiş ağa…”
Avar'ın, içinden geçtiği vahşi doğayı ve yaşadıklarını renkli, gerçekçi tasvirlerinden biri bölümü şöyledir:
Yirmi günlük yolculuğumuzda nice çamur, hendek, durgun suyu geçilir hale getirdik. Derin olanları için nice tarla ve kıraçtan yol aradık durduk. Akşamüstü, bir yanı duvar gibi yüksek dağ, öbür yanı ölüm renkli girdapları döne yuvarlana akan heybetli, korkunç Murat! Yolun girintili virajlarından Murat’ı besleyen dereler… Yol indikçe aşağıda fisto gibi dilimli bir köprü. Sanki Murat’ın ürküp beyaz eteklerini toplamış gibi insana gülüyor.
Dilimlerin içinden geçiyoruz. Gülüşkar Köprüsü’nden öte yana. Birinci gün Karakoçan’a ulaşamadık. Şenoava’da Kovancılar’da konakladık.
İkinci gün iki kilometre içerde olan Karakoçan’a uğramadan bin bir zorlukla Camız Gölü denilen taşlık yola geldik. Aman Yarabbi! Allah buraya sanki taş yağdırmıştı. Yol yok, yalnız irili ufaklı taşlar vardı. Biz önde iri taşları ata ata başımızda güneş kaynayarak, altımızdaki taşlardan alev gibi sıcaklık fışkırarak iki saatte cehennemden geçer gibi geçtik Camız Gölü’nü.

Haber: Ayşegül ÇAKMAK

Next page

Gazete Yenigün